31 Temmuz 2022 Pazar

İstanbul Taksim Meydanı Cumhuriyet Anıtındaki heykellerin hikayesi

 

İstanbul Taksim Meydanı Cumhuriyet Anıtındaki heykellerin hikayesi

Giriş

Taksim Cumhuriyet Anıtı, Taksim Meydanı’nda Milli Mücadele’yi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve devrimlerini sembolize eden ulusal bir yapıt olarak İtalyan heykeltraş Pietro Canonica tarafından yapılmış olup anıt ve çevre düzeni İtalyan mimar Guilio Mongeri tarafından yapılmıştır. Anıtın projesi 1926 da, yapımı 1928 de tamamlanmış 9 Ağustos 1928’de açılmıştır.

Bu yazıda, Atatürk’ün Sovyetlerin Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümetine yardımına şükran gösterisi olarak Anıt’a Sovyet Generallerinin heykellerini koydurttuğu iddiaları incelenmektedir.

Anıtın yapımı

Temmuz 1925’te İstanbul Taksim Meydanı’nda yapılan genişletme faaliyetlerini yerinde inceleyen İstanbul Belediye Başkanı Operatör Emin (Erkul) Bey, gazetecilere Atatürk’ün  heykellerinin kentin değişik yerlerine dikileceğini ve bu çerçevede Beyoğlu halkının da Taksim Meydanına Gazi’nin heykelinin dikilmesini istediğini açıklamıştır.

Bu projeyle ilgili olarak İstanbul Mebusları Hakkı Şinasi (Erel) Paşa (Komisyonun başkanı) ile Muhtar ve Edip Servet Beyler‚ Bozok Mebusu Salih‚ Cumhuriyet Halk Fırkası Beyoğlu Mutemedi Ziyaettin‚ Beyoğlu Belediye Dairesi Müdürü Hamit, Reji Genel Müdürü Seyfettin‚ Nahiye Mutemedi Kâmil‚ Ticaret Odası Reisi Hüseyin‚ Alizâde Midhat Beylerle Osmanlı Bankası Müdürü Keresteciyan‚ Bomonti Şirketi Müdürü Dr. Pohl Price, Union Sigorta Şirketi Müdürü Kayseriliyan ve Selanik Bankası Mali Müşaviri Meter Biliotti’den oluşan Komisyon ilk toplantısını 9 Ağustos 1926’da yapmıştır.

Milli Mücadele’yi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve devrimlerini sembolize etmesi kararlaştırılan anıt için yardım kampanyası başlatılmıştır. Heykeltraş olarak ilk olarak Sarayburnu’ndaki Atatürk Heykelini yapmakta olan Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel, Macar Haynes ve İtalyan Pietro Canonica gündeme gelmiştir. Âbide Komisyonu 27 Eylül 1926’daki toplantıda heykelin Canonica’ya yaptırılmasına karar vermiş ve heykelin at üzerinde ve mareşal üniformasıyla yapılması uygun bulunmuştur.

İstanbul’a gelen heykeltraş Pietro heykelle ilgili şu bilgileri vermiştir: “Anıt pembe granitten imal edilecektir. Etrafındaki süslemeler de bronzdan olacaktır. Suyun sathından itibaren takriben üç metre yüksekliğinde olacaktır. Ortada bulunan kapı‚ daha doğrusu zafer takı âbidenin esasını teşkil etmektedir. Bu kapı da pembe granitten yapılacaktır. Muhtelif otuz heykel bulunacaktır. Bu heykellerin bazıları kabartma‚ bazıları da tamamen heykel halinde bulunacaklardır. Askerlerin ayağına rastlayan yerde her iki cephede iki güzel kurna ile çeşme bulunacaktır. Bütün âbide büyük ve güzel bir havuz üstünde olacak ve çeşmelerden akan su kurnalardan taşarak havuza yayılacaktır.

Canonica’nın İtalya’da yaptığı heykeller sandıklara konularak 1926 da Türkiye’ye gönderilmiş ve monte edilmeye başlanmıştır. Anıt ve çevre düzeni İtalyan mimar Guilio Mongeri tarafından yapılmıştır. Anıtın yapımı 1928 de tamamlanmış 9 Ağustos 1928’de açılmıştır.

Türkiye’ye ilk gelen Sovyet Yetkilileri

Budyonny

Meraşal Semyon Mihailoviç Budyonny

Meraşal Semyon Mihailoviç Budyonny

Ruslar ilk olarak 25 Mayıs – 12 Haziran 1919 tarihleri arasında Anadolu’da temaslarda bulundular. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Teşkilatı Mahsusa Başkanlığı yapmış ve Mütareke yıllarında Milli Müdafaa Grubu Başkanlığı görevlerinde bulunan emekli Süvari Albayı Hüsamettin Ertürk’ün hatıralarında Havza’da Mustafa Kemal ile Rus Albay Semyon Mihailovich Budyonny arasında şu ilginç konuşma yer almaktadır:
– Acaba General Hazretleri, Anadolu’da kurulacak hükümet için nasıl bir rejim düşünüyorlar?
Mustafa Kemal, muhatabının maksadını pek güzel anlamış ve hemen şaşırmadan cevabını vermişti:
– Tabii Sovyetlerin, Şûralar Cumhuriyetine benzer bir hükümet tarzı!..
Yani Bolşevikliğin prensipleri üzerine kurulmuş bir cumhuriyet değil mi Generalim!..
– Öyle olacak, devlet sosyalizmi dersek, daha doğru söylemiş oluruz.
-Yalnız, sosyalizm, içtimai sahada hüküm süren bir tarzdır, biz sizin komünizmi de gözden geçirmenizi istiyoruz. Ancak büyük komşunuz Rusya, o zaman size elinden gelen yardımı yapacaktır.”

Ertürk’ün hatıralarını zamanın önde gelen gazetecilerinden Samih Nafiz Tansu “İki Devrin Perde Arkası” adlı kitapta neşretmiştir.

Bu şahsın adı ilginçtir. Bizim kaynaklarda Budiyenni, Budienni, Budenny, yabancı kaynaklarda ise BudennyjBudyonnyyBudenniiBudyoniBudyennyBudenny diye de geçer. Daha önce Doğu Anadolu’da Osmanlı ordusuna karşı çarpışmıştır.1919’da Komünist partisine girmiştir. Kimilerine göre Budyonny o tarihlerde Çaritçin (Çaritsin) savaşındaydı ve Türkiye’ye gelmiş olamazdı. Ancak tam o tarihlerde Çaritçin’de ateşkes vardı. O arada gelmiş olması gayet mümkün. Kimilerine göre de bu konu Nutuk’ta geçmiyor. Görüldüğü gibi görüşme çok kısa ve o zaman bir önem arzetmiyor. O nedenle Nutuk’ta bahsedilmemiş olabilir.

Aynı tarihlerde İstanbul’a gemiyle gelen Ruslar da Balıkesir’de Miralay Kazım (Özalp) bey’e gayrı resmi olarak silah ve cephane gönderme vaadinde bulundular. Kazım Özalp anlatıyor:
Bu sırada İstanbul’da bulunan bazı Bolşevik Ruslar da bizimle temas kurdular.
Balıkesir’e gelen salâhiyetli bir Rus’un yanında, tercümanlık yapmak ve bir taraftan da bize faideli olmak maksadıyla bu işe girdiği anlaşılan Emrullah Bey adında (sonradan maarif müfettişliklerinde bulunmuştur) bir tercüman vardı. Emrullah Bey’in tercüme etmekte olduğu, Bolşevik Rus’un bize yaptığı teklifte:
Mücadelenizi Rus dostluğuna dayanarak devam ettireceğinizi, kapitalist alemine karşı Ruslar ile aynı fikirde olduğunuzu ilân edersek, bize istediğimiz kadar silâh, cephane, para ve hatta icab ederse Türkistanlı asker yardım yapacaklarım” söyledi. Biz bunları kabul etmedik. ancak bize sorulduğunda Ruslara karşı bir düşmanlığımız olmadığını ve kendilerini dost bir komşu olarak tanıdığımızı ifade edeceğimizi belirttik. Ayrılır iken bize gizli olarak silah ve cephane göndermeye çalışacağını vaat etti. Sonradan bu Rus’un İstanbul’a dönüşünde, İngilizler tarafından tevkif edilerek belirsiz bir yere gönderildiğini ve Emrullah Bey’in de bu işten dolayı İngilizler tarafından şiddetle takip edildiğini öğrendim.” Kâzım Özalp, Milli Mücadele (1919-1922), Ankara, 1971 s.74.

Voroşilov

Sovyet Kızılordu Mareşali Kliment Yefromoviç Voroşilov’un Türkiye ziyareti ile ilgili bir araştırmada Mustafa Kemal ile Havza’da görüşen Budiyenni’nin Voroşilov’un heyeti ile Türkiye’yi ziyaret ettiği şeklinde bir ifade yer almıştır. Söz konusu ziyaret Rusların yukarıda anlatılan 25 Mayıs – 12 Haziran 1919 tarihleri arasındaki ziyaretleridir. Ancak bu araştırmada ve hiçbir yerde bundan başka bilgi yok. Benzer bir iddia da Popüler Tarih Dergisi Ağustos 2002 sayısında ve oradan alıntılarla “Voroşilov’un Ulusal kurtuluş savaşının sürdüğü yıllarda askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkıda bulunması amacıyla Ankara’ya gönderildiği“dir. Kurtuluş savaşının sürdüğü yıllar dediğine bakılırsa söz konusu gönderilmenin 1919’dan sonraki bir döneme ait olması gerekmektedir. Ancak dergi bunu bir belge, kaynak, kayıt hatta anıya bile dayandırmamıştır. Tarihini bile vermemiş olması nedeniyle inandırıcı olmaktan uzaktır.

Voroşilov 1918-1921 arasında, yani söz konusu dönemlerde, Kızılordu’da çarpışmalara katılmış bir general. 1918 de önceki adı Çariçin (Çaritsin) olan Volvograd savunmasına katılmış, 1919-1921 Rus İç Savaşı sırasında Güney Cephesi komutanlığı yapmıştır. Polonya-Sovyet savaşındaki tarihteki en son büyük süvari çatışması olarak kabul edilen Komarow yenilgisi onun zamanında olmuştur. 1921’den itibaren Türk Kurtuluş savaşı süresince Sovyet Komünist Partisi Merkezi Komitesinde görevlendirilmiştir. Bütün bu süreçlerde Ankara’da bulunduğuna dair hiçbir belge, bilgi, kayıt, kaynak v.b. yoktur.

Bu arada kaynaklara göre Voroşilov ile Budyonny Rus iç savaşı sırasında birlikte aynı cephede ve yakın ilişkide olmuşlar. Mayıs-Haziran 1919’da Türkiye’ye gelen heyette bu nedenle Budyonny ile Voroşilov’un birlikte yer almış olması mümkün.

Voroşilov'un Ankara Ziyareti 29 Ekim 1933

Voroşilov’un Ankara Ziyareti 29 Ekim 1933

Voroşilov Türkiye’ye gelmiştir ama 1933 yılında, Cumhuriyetin 10. Yıl kutlamalarına katılacak olan SSCB Başkanı Vyaçeslov Mihayloviç Molotov’un ani rahatsızlığı üzerine onun yerine.

Voroşilov’un söz konusu ziyareti iddiası dışında Türkiye açısından bir başka özelliği heykelinin Taksim Anıtında yer aldığı söylentisidir. Bu konu aşağıda irdelenmektedir.

Shalva Eliava

Bolşevik Devriminde önemli rol oynayan Gürcü Eliava Türk halklarının Sovyet Bloğuna katılmasını sağlamakla görevlendirilmişti. 1919 yılı sonlarına doğru gizlice İstanbul’a geldi. Karakol aracılığıyla Türklerle görüştü, emperyalizm cephesi karşısında Türk ulusal haklarını tamamıyla tanıyacaklarını, destekleyeceklerini ve Türklere süratle yardıma başlayacakları vaadlerinde bulundu.

Karl Radek

Bolşevik Devrimi sonrası Komünist liderlerden Radek, 1920 başlarında Berlin’de eski Sadrazam Talat Paşa ve eski Harbiye Nazırı Enver Paşa ile görüşmüştür.

taksim anıtı

Popüler Tarih Dergisi Ağustos 2002 sayısı

Taksim anıtında Rus generaller var diyenlerin ilk ve tek kaynağı bu dergi sayısı. Ancak derginin kaynağı yok. Dergiye göre: “Atatürk’ün hemen arkasındaki heykeller grubunun içinde, iki Rus generalinin heykeli de bulunmaktadır. Bunlar, Mareşal Kliment Yefremovlç Voroşilov (sağ altta) ve General Mihail Vasilyeviç Frunze’dir (en altta). Bu iki Sovyet askerinin Anıt’ta temsil edilmelerini, bizzat Mustafa Kemal istemiştir.” Dergi bunları neye, kime dayanarak yazmış?

Atatürk’ün hemen arkasındaki heykeller grubunda üç erkek var. İkisi sivil, biri üniformalı. Bunlardan hangileri Rus general? Hiç bir bilgi vermiyor. Dergide bir sürü fotoğraf var ama söz konusu Rus Generalleri işaretli değil.

Dergiye göre: “Mareşal Voroşilov ise savaşın sürdüğü yıllarda Ankara’ya gelmiş askeri danışman olarak çalışmıştı.” Bu doğru değil. Buna dair hiçbir belge yok, ne dergide ne de başka bir yerde.

Bu konudaki diğer bütün alıntılar bu dergiden. Bazıları fotoğraf koymuş ve Atatürk’ün solundaki iki üniformalıyı yuvarlak işaret altına almış.

Ilia_Starinov_and_Klim_VoroshilovVoroşilov’un Türkiye’ye gelişi konusu önceki bölümlerde irdelenmiştir. Taksim Anıtının projesi 1926 da, yapımı 1928 de tamamlanmıştır. 1933 de Türkiye’ye gelen Voroşilov’un, heykelinin Taksim anıtında olmasının bu nedenle hiçbir anlamı yoktur ve olamaz.

Mayıs-Haziran 1919’da Türkiye’ye gelen heyetle ilgili tek bir belge var o da tartışmalı. Bu heyet Ankara’ya gitmiyor, zaten o zaman Ankara daha devreye girmemişti. Diyelim ki Voroşilov bu heyette yer almış ve Atatürk Taksim anıtında Voroşilov’a yer verilmesini istemişse o zaman bu kadar önemine binaen Nutuk’da heyetten ve Voroşilovdan bahsetmesi gerekmez miydi?

Frunze

Frunze

Voroşilov gibi Frunze’nin de Taksim Cumhuriyet anıtında heykeli olduğu öne sürülmektedir. Ancak onun da anıttaki yeri konusunda çelişkiler var.

Kimilerine göre İnönü’nün hemen arkasında. Ancak bu heykelin Aralov’a da heykeltraşa da ait olduğunu öne sürenler var. Kimilerine göre Atatürk’ün arkasındaki iki sivilden biri.

Fevzi Çakmak ve Taksim Anıtındaki heykel

Atatürk’ün solunda kim var?

Kimilerine göre Frunze Atatürk’ün solunda yer alıyor.

Anıt tariflerinin büyük çoğunluğunda Atatürk’ün sağında İnönü, solunda Fevzi Çakmak yer alır denmektedir. Bu durumda yukarıda gördüğünüz “kollarını kavuşturan” heykel Frunze değil Fevzi Çakmak olmaktadır, ki bunu aynen belirtenler de var.

Taksim Cumhuriyet Anıtının açılışından bir sonraki gün olan 9 Ağustos 1928 tarihli İkdam gazetesinde konuyla ilgili bir haber yer almaktadır: “Galatasaray’dan gelindiği zaman cepheye tesadüf eden ve en önde gazi hazretleriyle yanlarında Fevzi ve İsmet Paşalar hazretlerinin bulunduğu grub heyet-i umumiyesi itibariyle muhib bir manzara icra etmekle beraber, bu grub içinde Fevzi paşanın heykeli benzememekte ve başvekilin heykeli ise başı ile vücud arasında mevzun bir nispet muhafaza edildiği için tam bir müsabahat arz edememektedir. Yalnız Gazi hazretlerinin heykelleri kendilerine çok müsabaheder ve heykelin Şişli’den gelindiği zaman cepheye tesadüf eden kısmındaki ve gazi hazretlerinin Kocaçimen tepede alınmış bir tasvirlerinden mülham bulunan heykeller grubu da diğer cephedeki sağ ve sol cihetlerini tezyin eden ve ellerinde bayraklar taşıyan Türk askeri heykelleri ise çok güzeldir. Velhasıl
Taksim’de dün resmi küşedı icra edilen abide heyet-i umumiyesinin bıraktığı intiba itibariyle muvaffak olmuş bir eser addedilebilir”.

Fevzi Çakmak Kurtuluş Savaşının efsane komutanlarından ve iki mareşalinden biri olup, anıtın proje ve yapımı sırasında Genel Kurmay Başkanıydı. Kurtuluş Savaşı kahramanları arasında ikinci sırada yer almıştı. Heykele birebir benziyor denmese de heykelin kasketi ve yüz hatları Mareşali andırıyor. Yukarıdaki gazete haberi ve buradaki irdelemelerimizden anlaşılacağı gibi Atatürk ve İnönü dışında hiçbir heykelin kesin olarak kimliğini benzetme yoluyla belirlemek mümkün değil. Heykeltraş anlaşılan o tarihte Cumhurbaşkanı ve Başbakan dışında heykelleri birebir benzetmeye çalışmamış, özen göstermemiş ya da kafasına göre yontmuş olmalı.

Kendisinden bilgi istenen Roma’daki Museo Pietro Canonica Müdürü Bianca María Santese anıtta sadece İsmet İnönü’nün yer aldığını cevabını vermiştir.

Murat Bardakçı’ya göre ise Atatürk’ün solundaki sivil şahıs Firunze. Ancak Atatürk’ün solundaki şahıs sivil değil subay. Yine Bardakçı’ya göre bu şahsın arka solunda da Voroşilov var. Ancak bu şahsın arka solunda hiç kimse yok. Anlaşılan Bardakçı konuya hiç kafa yormamış.

Bu arada Atatürk Türkistan’da Türkleri birbirlerine düşürerek katleden bir Rus generalinin heykelinin kendisi ile beraber yer almasını neden istesin? Kurtuluş savaşına Sovyet yardımı almak için desek, savaşı biteli yıllar geçmiş. Ancak gerçek şuydu ki Frunze Türkiye’ye Rusların değil o sıralar dış işlerinde özerk bulunan Ukrayna Sosyalist Cumhuriyeti’nin elçisi olarak gelmişti. Yani Atatürk onu onore ettiyse, bilerek ve isteyerek Rusları değil Ukraynalıları onore etmiştir.

Sonuçta Atatürk’ün solundaki heykel Fevzi Çakmak’a aittir. Yukarıda belirtilen istisnalar dışında genel kanaat bu yöndedir.

Kasketli kim?

Kimilerine göre Taksim Cumhuriyet Anıtında Aralov’un da heykeli var ve İnönü’nün arkasında.

Rusya Federasyonu Türkiye Büyükelçiliği’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin 80. kuruluş yıldönümü için hazırlanmış bir makalede şu ifadelere yer verilmiştir: “Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı M. K. Atatürk’ün şahsi talimatı sayesinde Rusya ile Türkiye arasında yeni tip ilişkilerin oluşturulması ve geliştirilmesine yönelik ilk adımların anısı, 1928’de İstanbul’un Taksim Meydanında dikilmiş olan heykel kompozisyonu ile ebedileştirilmiştir. Türk Milli Kurtuluş Hareketinin kahramanları ile aynı safta tasvir edilen Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin Tam Yetkili Temsilcisi S. İ. Aralov’un figürü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Rus-Türk ilişkilerine verdiği önemi her türlü tarihi belgelerden daha iyi bir şekilde göstermektedir.” Elçilik nezdinde araştırmalar sonucunda bu makalenin yazarı ve kaynağı bilinmediği anlaşılmıştır.

Taksim Cumhuriyet Anıtı. İnönü ve arkasındaki heykel

Taksim Cumhuriyet Anıtı. İnönü ve arkasındaki heykel

Voroşilov’un Türkiye seyahati ile ilgili olarak Sovyet belgelerini araştıran Mehmet Perinçek: “Dünya işbirliğine giden yol da Taksim Anıtı’nda ölümsüzleşmiştir. Mustafa Kemal’in talimatıyla Anıt’a konulan ve kolay kolay yıkılamayacak olan Aralov heykeli, stratejik bir dostluğun simgesidir.” der ama heykelin hangisi olduğundan bahsetmez. Daha sonra, Mevlüt Çelebi ile 22 Nisan 2003 yılında İstanbul’da yaptığı görüşmede Anıtta Aralov’un heykelinin bulunduğunu, fakat Frunze ve Voroşilov’un yer almadığından kesinlikle emin olduğunu, anıtta Rus generallerinin veya Aralov’un yer aldığı konusunda herhangi bir Sovyet belgesine rastlamadığını, bu kişilerden sadece Aralov’un heykelinin anıtta yer aldığının anıttaki şapkalı heykel olan Aralov’un fotoğraflarıyla karşılaştırılırsa rahatlıkla fark edilebileceğini, Furunze ve Voroşilov’un anıttaki kişiler olmadığının, fotoğraflarıyla da anlaşılabileceğini anlatmıştır. (Mevlüt Çelebi: Dünden Bugüne Taksim Cumhuriyet Anıtı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006).

Buna karşılık Aralov anılarında, ve 1960’larda kaleme aldığı yazılarda Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda heykelinin yer aldığından hiç bahsetmemiştir. Perinçek’in bu soruya Aralov’un, heykelinin yer almasından söz edecek yapıda birisi olmadığı cevabı inandırıcı olmaktan uzaktır.

Kimine göre İnönü’nün tam arkasında, bu şapkalı heykel, Aralov değil, anıtın heykeltraşı Canonica’nın bizzat kendisidir, kimine göre de Anadolu köylüsünü temsil eder.

Şapkalara bakalım

voroşilovAnıtta 3 şapkalı, 1 kasketli heykel var. Aralarında Rus varsa benzerliği açısından en kuvvetli ihtimal kasketli heykelin Aralov’u temsil etmiş olmasıdır. Geriye kalan 3 heykelin şapkaları aynı. Peki anıtta 3-4 Rus olması mantıklı mı? Bu soruya cevap vermek için bir başka yazımızdaki araştırmamızın sonucuna bakmak yeterlidir: OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN. Kurtuluş Savaşına yardımda başrolü oynayan Ruslar değil Buharalılardır. Ayrıca şapkaların Rus şapkası olduğu da kuşkuludur. Heykel yapıldığı dönemde Türk ordusunun şapkaları da heykeldekiler gibiydi. Mesela yukarıda resmini verdiğimiz Fevzi Paşa’nın şapkası gibi. Şehit Kubilay’ın heykel yapıldığı dönemde çekilen fotoğrafı da buna örnektir.

Şehit Kubilay

Şehit Kubilay

Atatürk’ün solundaki heykel Fevzi Çakmak olduğuna göre onun arkasındaki aynı üniformalı subayın da Türk subayı olması gerekmekte. Geriye Atatürk’ün arkasında iki sivil kalıyor. Onlar Rus Generaller desek, iki Rus General anıtta neden sivil kıyafetle yer alsın?

Neden belge-kayıt yok?

Bunu Soner Yalçın araştırmış. Okuyalım:

Arşivimdeki tarih dergilerinin Taksim Anıtı’yla ilgili haberlerini, makalelerini okudum.
Bakalım bu sırrı yazmışlar mıydılar?
Şevket Rado’nun sahibi olduğu “Tarih ve Edebiyat Mecmuası” Ağustos 1979 tarihli sayısında, “Taksim Cumhuriyet Abidesi” başlıklı yazısında bu sırra hiç değinmemişti. (Sayı 8, Sayfa 19)
Başında Midhat Sertoğlu’nun bulunduğu “Yıllar Boyu Tarih” dergisi, Ağustos 1980 tarihli sayısının kapağını Taksim Anıtı’na ayırmıştı. Başlığı ilginçti: “Yeterince tanımadığımız şaheser: Gelin, Taksim Anıtıyla Tanışalım.”
Erdal Türkay’ın kaleme aldığı yazıda da ne yazık ki bu sır yoktu! (Yıl 3, sayı 8, sayfa 44)
Yayın danışmanlığını Eroğul İskit’in yaptığı “Yıllar Boyu Yakın Tarih Dergisi” Temmuz 1978 tarihli sayısının “Taksim’de 50 yıl” başlıklı yazısını; İstanbul’a yaptığı başarılı çalışmalarıyla birçok tarihi eseri kazandıran Çelik Gülersoy kaleme almıştı. Beş sayfa ayrılan bu yazıda da Taksim Anıtı’nın sırrı yoktu! (Yıl 1 sayı 4 sayfa 45)
Başında Prof. Mete Tunçay’ın bulunduğu “Tarih ve Toplum” dergisi, Ocak 1988 tarihli sayısında “Taksim Anıtı ile İlgili Mektuplar” başlıklı Turgut Kut imzalı bir yazıya yer vermişti. Anıtın İtalyan heykeltıraşı Pietro Canonica’nın mektuplarına yer verilen yazıda da anıttaki sırra ait bilgi yoktu. Haksızlık yapmayalım; konu belki de Taksim Anıtı olmadığı için bu sır yazılmamış olabilir. (Sayı 49, Sayfa 21)
Uzatmayayım:
Ne “Yakın Tarihimiz” ciltlerinde ne de “Belgelerle Türk Tarih Dergisi” sayılarında Taksim Anıtı’nın sırrıyla ilgili bir yazı bulabildim.
Sekiz ciltlik İstanbul Ansiklopedisi’nde bile yoktu.
Anıtın yapılış hikáyesi yazılıyor; mimari bilgileri, özellikleri veriliyor; mali ve sanatsal yönüne değiniliyor; Cumhuriyeti sembolize eden figürler anlatılıyor; Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’tan bahsediliyor. Ama bir sırrın üstü örtülüyordu!

Soner Yalçın’a göre bunu sebebi Soğuk Savaş dönemi. Ancak soğuk savaş dönemi 1947’de başlar. Yani anıtın projesi tamamlandıktan 21 yıl sonra. 21 yıl boyunca bir Allahın kulu bu heykeller hakkında birşey yazmamış ya da bilenler birilerine anlatmamış?

Soner Yalçın “İnönü dönemi” deseydi daha inandırıcı olur muydu?

İnönü dönemi baskı dönemidir, bu konuda da baskı mümkün olmuştur denebilirse de İnönü’nün Stalin’den ödü patladığı bilinir. Stalin istedi diye Azerbaycan’dan canlarını kurtarıp Türkiye’ye kaçan Azeri Türklerini kurşuna dizileceklerini bile bile Ruslara teslim etmiş, Türkiye’ye iltica etmek isteyen Türkistanlıları kabul etmemiş.v.b. Bu konudaki yazımızı OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN. Anıtta Rus generaller vardıysa ve İnönü bunu açıklasa Stalin kızmak şöyle dursun memnuniyetinden dört köşe olurdu. Bu arada İnönü döneminin de Anıt projelendirildikten 12 yıl sonra başladığını ekleyelim. Bu 12 yıl içerisinde Atatürk gibi korkusuz bir lider kendi koydurttuğu heykeller için aman yazmayın, çizmeyin susun kimseye bahsetmeyin yoksa fena yaparım mı demiş?

Atatürk’ün yanında çalışan, Atatürk ile bulunan herkesin hatıraları yayınlandı. Atatürk’ün ne yediği, nereye gömülmek istediğine, motorla balığa çıktığına kadar her detay bu hatıralarda bulunur. Ankara’ya gelişinden itibaren her adımı kayda geçirilmiştir. Neden bunların birinde Atatürk’ün söz konusu heykellere dair talimatından/isteğinden bahsedilmez?

Sonuç

Taksim Anıtı, başlangıçta Atatürk’ün şahsı için düşünülmüş olup bütün yazışmalarda bu böyle geçtiği  gibi, para toplamak için bastırılan makbuzların başında da bu belirtilir. İtalyan mimar Canonica bu nedenle Atatürk dışındaki heykellerin kimliklerinin belli olmasına fazla önem vermemiş ve/veya bu konuda yazılı bir açıklama bırakmamış olabilir.
Anıtta yer alan heykellerin kimlere ait olduğuna dair hiçbir resmi belge hatta anı dahi olmadığından öne sürülen çelişkili iddialar şehir efsanesi olmaktan öteye geçemez. Özellikle anıtta Rus generallerin yer almış olması mümkün değildir.

Not: İstanbul Taksim Anıtında Sovyet generallerinin heykelleri olduğuna dair şehir efsanesinin aslı astarı olmadığı ile ilgili olarak Vikipedia’nın bu konuyla ilgili sayfasına kaynaklarını da vererek düzeltme gönderdim ama nedense yayınlanmadı. 

Kaynaklar:

İki Devrin Perde Arkası. Teşkilatı Mahsusa Başkan Hüseyin Ertürk. Samih Nafiz Tansu. İlgi Kültür Sanat Yayınları. 2011.

Salahi Sonyel, Kurtuluş Savaşı’nda Dış Politika, C.I, Ankara 1987, s.79-81, 84

Milli Mücadele 1919-1922. Kazım Özalp. Türk Tarih Kurumu. 1989.

Kliment Voroshilov. Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Kliment_Voroshilov (İngilizce)

Semyon Aralov. Vikipedia. https://tr.wikipedia.org/wiki/Semyon_Aralov

Shalva_Eliava. Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Shalva_Eliava (İngilizce)

Karl Radek. Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Karl_Radek (İngilizce)

Mustafa Kemal’in ardındaki Ukraynalı: Mihail Frunze. Fehmi DİNÇER. Ankara 2007 http://blog.milliyet.com.tr/mustafa-kemal-in-ardindaki-ukraynali–mihail-frunze/Blog/?BlogNo=79596

”Zehir taktiği” veya Azerbaycan SSR-in Türkiye Cumhuriyetindeki ilk Elçisi İbrahim Abilovu kimler öldürdü? 23 Şubat 2013. Elnur Kelbizade http://hurgazete.web.tr/haber_detay.asp?haberID=6519

Popüler Tarih Dergisi Ağustos 2002 sayısı http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11498/1217/001580095010.pdf?sequence=3

Bir şehir efsanesini yıkalım: Taksim heykelindekiler Sovyet mareşalleri değil ama…Ali Rıza Sığırcı. 28 Ekim 2012. http://alirizasigirci.blogspot.com/2012/10/bir-sehir-efsanesini-ykalm-taksim.html

Moğolların izinde General Frunze. İrfan Özfatura.Türkiye Gazetesi 

Taksim’de 80 yıldır komünizm propagandası yapılıyor. Soner Yalçın. Hürriyet. 09 Ağustos 2008. http://www.hurriyet.com.tr/taksim-de-80-yildir-komunizm-propagandasi-yapiliyor-9623841

Taksim’e kendi heykelini dikti. Haber 5. 11 Mayıs 2013. http://m.haber5.com/haber/412822

Taksim’deki anıt ve Rusya gerçeği. Murat Bardakçı. Habertürk 21 Aralık 2016 http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1339023-taksimdeki-anit-ve-rusya-gercegi

Mevlüt Çelebi: Dünden Bugüne Taksim Cumhuriyet Anıtı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006  Atatürk Ansiklopedisi https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/taksim-cumhuriyet-aniti/

Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda Rus – Türk Yakınlaşmasının Sembol Figürü İmren ARBAÇ Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Dergisi Cilt 1 , Sayı 1 , Ocak 2017 , Sayfalar 138 – 161 http://dergipark.gov.tr/yutad/issue/26904/282920

Bülent Pakman. Ekim 2018. Aktif link vererek alıntılanabilir.


Bülent Pakman kimdir?img_2654

26 Nisan 2016 Salı

Nuh Tufanı

İçindekiler  

Giriş  

1. Gılgameş’te Nuh Tufanı  

2. Tevrat’da Nuh Tufanı  

3. Kur'an’da Nuh Tufanı  

4. Nahçıvan’da Nuh Tufanı  

5. Nuh Tufanı Küresel mi Yöresel miydi?  

6. Nuh’un Gemisi Nerede? 

7. Türklerin başlangıcı

8. Nuh oğluyla cep telefonu ile mi görüştü?

GİRİŞ

Nuh tufanı gerçekten olmuş mudur, yoksa 3 semavi dinin mensuplarının kutsal kitaplarında anlatılan bir efsane olarak mı nitelendirmek gerekir?

Dünyanın dört bir yanında geçmiş farklı birçok kültürde tufan efsanesi yer alır. Jeolojik ve fosil bulgulara göre dünyanın en az bir döneminde sular altında kaldığı kabul edilmektedir. Bağdat’ın 160 km güneyindeki Nippur kasabası yakınlarında bulunan 60 bin tabletten oluşan bir Sümer kitaplığı tabletlerinde, Dicle kıyısındaki Asur başkenti Ninova’da bulunan Asur tabletlerinde Gılgameş Destanında  tufan olayı kutsal kitaplardan ÇOK ÖNCE anlatılmaktadır. Kimilerine göre M.Ö. 4500 lerde olduğu tahmin edilen Gılgameşteki tufan destansıdır ve çok daha eski zamanlara aittir.

Tevrat’ta anlatılan Tufan’ın destandakinin bir kopyası olduğunu kabul edersek, Utnapiştim’in olayı kendi ağzından anlatması, Gılgamış Destanında Tufan’a tanıklık etmiş, onu gözleriyle görmüş bir kişinin gerçekten var olduğunu ortaya koyar. Aslında binlerce yıl önce doğuda müthiş bir tufan olduğu kesin olarak anlaşılmaktadır.

Nuh’un Gemisi Nuh Tufanından sonra nereye oturmuştur, kalıntıları hala varsa nerededir? Yazılı belgelerde Kur’an ve Tevrat’da  bu konuda ne yazıyor  inceleyelim.

 

1. Gılgameş’te Nuh Tufanı

Asur M.Ö. 2000-612 arasında Kuzey Irak-Dicle kıyısı merkezli Ortadoğu’nun en büyük imparatorluklarından biri olmuştur.

20. yüzyılın başlarında Asur kralı Asurbanipal’in kitaplığında, on iki kil tablet
üzerine yazılmış bir kahramanlık destanı bulundu. Destan Akatça yazılmıştı, ama daha sonra bulunan başka bir kopyası Hammurabi’ye kadar uzanıyordu. Toplamda 56 kil tablet bulunmuştur.

Araştırmalar, Gılgamış Destanı’nın Sümerlilerce yazıldığını, konularının daha sonra Tevrat’taki Yaradılış Bölümünde anlatıldığını ortaya koymuştur.

Destanda Tufan hakkında çok ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Destanda Gılgamış Uruk kıralıdır. Hz. Nuh pozisyonunda olan kahraman ise Sümer bilgesi Utnapiştim’dir. Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışının öyküsünün anlatıldığı destan, Tanrı Enlil’in öğütleriyle, insanın ancak büyük bir ad bırakmakla ölümsüzlüğe erişebileceğini vurgular.

Destan’ın Tufan bölümünde Tanrılar Utnapiştim’i uyarırlar, kadınları, çocukları, yakınlarını ve her işten ustaları, gelecek olan büyük tufandan korumak için bir gemi yapmasını emrederler. Şiddetli, fırtınanın, karanlığının, yükselen suların, gemiye binemeyenlerin düştüğü umutsuzluğun anlatımı, bugün bile hayranlık uyandıracak ölçüde güçlüdür. Üstelik aynı Nuh’ta olduğu gibi, yolculuğun sonunda bir karga ve bir güvercin yollanmış, sular alçalmaya başlayınca da gemi bir dağın tepesine oturmuştur.

Gılgamış Destanı’yla Tevrat arasındaki paralellik ve benzerlik, hiç bir bilginin karşı koyamayacağı ölçüde açıktır. Bu paralelliğin en ilginç yönü, destanla Tevrat’ın uğraştığı tanrıların ve kehanetlerin ayrı ayrı olmasıdır. Tevrat’ta anlatılan Tufan destandakinin bir kopyasıdır.

 

Tufan’ın yaklaştığı bildiriliyor

Kulak ver ey Şurrupaklı, ey Ubaratutu’nun oğlu! Evini yık, malını bırak, kendine bir” gemi yap, yeryüzünün nimetlerini bir yana atıp canını kurtarmaya bak hemen! Dediklerimi uygula: evini yık, kendine bir gemi yap. Yapacağın geminin ölçüleri şunlar olsun: Eni, boyuna eşit düşsün, güvertesinin üzerindeki dam da dipsiz uçurumu örten çatıyı andırsın. Bittikten sonra gemiye bütün canlı yaratıkların tohumunu al.

Bu bilgilendirilmenin konusunun, Dünya’nın yakın bir gelecekte yaşayacağı büyük bir tufanla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Metnin devamında, bu bilginin herkese açıklanmadığı da görülmektedir:

Ben, bunu anlar anlamaz Ea’ya, efendime dedim:
“İyi, anlaşıldı efendim. Şimdi bana ne dedinse iyi dik­kat ettim. Ben yapacağım. Fakat, kent halkı ve yaşlılar sorarsa ne diyeyim?”
Ea, konuşmak için ağzını açıp bana dedi: – Onlara şunu bildir:
Enlil’in bana kızdığını öğrendim. Bu yüzden artık ne onun ülkesinde, ne de onun kentinde dolaşacak yüzüm kalmadı benim. efendim Ea ile birlikte yaşamak üzere körfeze gideceğim. Ama size sınırsız bir bolluk, ender bulunur balıklar, ürkek av kuşları ve bereketli bir hasat mevsimi verecek. Akşamüstü fırtınanın ilki sizle­re seller gibi buğday getirecek” de … ”

 

Geminin yapılışı

Metnin bundan sonraki bölümünde geminin yapımı ile ilgili bilgiler verilmektedir:

Halk çevresine toplandı. Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Beşinci günde geminin kaburqasını oluşturdum. Geminin omurgası bir iku  genişliğindeydi. Kenarları iki kez on kamış  yüksekliğindeydi.

Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da her yanı, iki kez on kamış uzunluğundaydı. Bundan sonra geminin dış yüzünü hazırladım ve onları boyadım. Gemiyi altı kat” yaptım. Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza böldüm. Ortasına da su kazıkları çaktım. Güzel kürek seçtim. Ve geminin yedeklerini ambara koydum. Eritmek için kazana 21.600 zift döktüm. Bunun yansını saf zift olarak gemiye sakladım. Tekneciler, gemiye 10800 sırlık  getirdiler. Bunun üçte biri peksimet kızartmak için harcandı: üçte ikisini de gemici sakladı.
işçilere çok sığır kestim. Ve her gün koyun boğazladım. Ustalara, ırmak suyu gibi şarap akıtıldı. Yeni yıl şölenleri gibi bir şölen oldu.

Gemi yedinci günde tamam oldu. Gemiyi kızaktan indirmek güç oldu. Çünkü, geminin üçte ikisi suya girinceye dek, onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı. Elime geçen her şeyi içine yükledim. Elime geçen her gümüşü içine yükledim. Elime geçen her altını içine yükledim. Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdım. Yabani ve evcil hayvanları ve bütün ustaları gemiye aldım.

Tufan artık gelmek üzereydi … Tufan’ın ilk belirtisi ile birlikte gemiye binip kıyıdan hızla uzaklaştıkları anlaşılıyor. Bundan sonra anlatılanlar, tam anlamıyla büyük su baskınla­rının ve depremlerin yaşandığı büyük bir trajedi.

 

Tufan başlıyor

Şamaş’ın bana “Akşama fırtınanın birincisi varıp yıkıcı yağmuru yağdırdığında. gemine bin, her yanı da sımsıkı kapat” dediği an gelmişti artık. Gece bastırdı, Fırtınanın birincisi yağmuru gönderdi. Ben havanın züne baktım. Hava, bakılmayacak kadar korkunçtu.

Tan yeri ağarmaya başlarken ufuktan bir kara bulut geldi. Bu bulut, fırtınanın efendisi Adad’ln bulunduğu yerde gürledi. Habercileri olan Şullat ile Haniş, dere tepe aşarak başı çektiler. Daha sonra uçurumun Tanrıları ortaya çıktı.

Nerqal, suları göğüsIeyen engelleri yıktı. Savaş Tanrısı Ninurta, her şeyi yerle bir etti. Cehennemin yedi yargıcı, Anunnaki, meşalelerini kaldırıp ülkeyi kurşun su alevlere boğdular. Fırtına Tanrısı, gün ışığının yerine karanlığı koydu: ülkeyi bir çanak gibi kırıp döktü, umasızlığın getirdiği bitkinlik gökkubbeye yükseldi. Büyük· fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı. Bütün gün bo­ra azıttı durdu. Yol aldıkça kudurdu, halka düşmanmış gibi saldırdı, kardeş kardeşi göremedi. insanlar gök zünden bile görülmüyordu. Rüzgarlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar. Kimse kimseyi göremiyordu. Ve gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu. Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek katına kadar çıktılar. Tanrılar, orada kıvrılmışlardı. Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı.

Bir gün karayel esip hepsini sildi süpürdü. Sonra bir den bire poyraz esip ülkenin altını üstüne getirdi. Fırtına ve tufan, altı gün, yedi geceyi geçti. Fırtına yurdu silip süpürüyordu. Sel, bora ve su taşkınları yer yüzünü kasıp kavurdu. Yedinci günde güneyden esen fırtına dinmeye yüz tuttu, deniz yatıştı, tufanın hızı kesildi.

 

Tufan sona eriyor

Önceden dalgalan bir ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti. Kötü rüzgar dindi ve tufan sona erdi. Havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı. Ve bütün insanlık çamur olmuştu. Suyun bastığı yüzey, dümdüzdü.

Bunun üzerine anbar kapağını açınca yüzüme bir ışık düştü. Diz çöküp oturdum ve ağladım. Gözyaşlarım burnumun kanatlarından akıyordu. Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım. Her yana on iki kez on iki defa bakınca denizden bir ada yükseldi. Sonunda gemi Nıssır dağına oturdu.

 

Nisir Dağı

Bu bir yöredeki dağın ismi değildir. Burada anlatılmak istenen geminin suların çekilmesiyle birlikte deniz yüzeyinden yüksekte kalan bir bölgede karaya oturduğudur. Bu bir kurtuluş ifadesidir. Nitekim Nisir sözcük anlamı itibariyle de “kurtuluş, selamet” anlamına gelmektedir.

 

 

2. Tevrat’da Nuh Tufanı

Tevrat’ın Tekvin (Yaratılış) bölümünde  Tanrı’nın insan ve diğer canlıların ırkının devam etmesi için büyük tufandan önce Nuh’un ailesi ve dünyada bulunan diğer çekirdek hayvanların korumaya alınması amacıyla Nuh’a büyük bir gemi yapmasını emrettiği  yazılıdır.

Tanrı, insanoğlunun sapkınlığına bir ceza vermek adına, yeryüzündeki tüm canlıları yok edeceğini söyler.

Rab baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte. İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı. “Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım” dedi, “Çünkü onları yarattığıma pişman oldum.” Ama Nuh Rab’bin gözünde lütuf buldu.” Yaratılış 6:5-8

 

Ancak Nuh Peygamber, O’na inanmış biridir ve Tanrı’nın ona bir şans vermesine sebep olur. Tanrı, Nuh’a bir gemi yapmasını, yaşayan bütün hayvanlardan birer (ve bazılarından yedişer) çift almasını emreder.

Ve Tanrı Nuh’a dedi: Önüme bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların sebebiyle yeryüzü zorbalıkla doldu, ve işte, ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap. İçini dışını ziftle, içeriye kamaralar yap. Gemiyi şöyle yapacaksın: Uzunluğu üç yüz, genişliği elli, yüksekliği otuz arşın olacak. Pencere de yap, boyu yukarıya doğru bir arşını bulsun. Kapıyı geminin yan tarafına koy. Alt, orta ve üst güverteler yap. Yeryüzüne tufan göndereceğim. Göklerin altında soluk alan bütün canlıları yok edeceğim. Yeryüzündeki her canlı ölecek. Ama seninle bir antlaşma yapacağım. Oğulların, karın, gelinlerinle birlikte gemiye bin. Sağ kalabilmeleri için her canlı türünden bir erkek, bir dişi olmak üzere birer çifti gemiye al. Çeşit çeşit kuşlar, hayvanlar, sürüngenler sağ kalmak için çifter çifter sana gelecekler.Yanına hem kendin, hem onlar için yenebilecek ne varsa al, ilerde yemek üzere depola.Ve Nuh Tanrı’nın kendisine emrettiği herşeye göre yaptı; öyle yaptı. Yaratılış 6:13-22

 

Adğe dilinde “Khuafe” suda yüzen araçlara verilen isim. Adını bu “Gofer” ağacından almış olabilir.

Yeryüzünde soyları tükenmesin diye, yanına temiz sayılan hayvanlardan erkek ve dişi olmak üzere yedişer çift, kirli sayılan hayvanlardan birer çift, kuşlardan yedişer çift al. Göklerin kuşlarından da erkek ve dişi olarak yedişer, yedişer alacaksın Yaratılış 7:2-3

Nuh altı yüz yaşındayken, o yılın ikinci ayının on yedinci günü enginlerin bütün kaynakları fışkırdı, göklerin kapakları açıldı. Yeryüzüne kırk gün kırk gece yağmur yağdı.” Yaratılış 7:11-12

Ve adamdan sığırlara kadar, sürünenlere kadar, ve göklerin kuşlarına kadar, yeryüzü üzerinde yaşayan herşey silindi; ve yeryüzünden silindiler, ve yalnız Nuh ve kendisi ile beraber gemide olanlar kaldılar“. Yaratılış 7:23

Büyük Tufan’dan sonra, geminin nereye oturduğuna dair Tevrat’ta geçtiği kabul edilen bölüm:

Gemi yedinci ayın on yedinci günü..r..r..t.. dağları üzerine oturdu. Yaratılış 8:4

 

Karaya oturduktan sonrası:

Ve sular onuncu aya kadar, gittikçe azaldılar; onuncu ayda, ayın birinde dağların başları göründüler. Ve vaki oldu ki, kırk gün bittikten sonra, Nuh yapmış olduğu geminin penceresini açtı; ve kuzgunu gönderdi, ve o yerde sular kuruyuncaya kadar, öteye beriye gitti. Ve sular toprağın yüzü üzerinden eksildi mi diye görmek için, yanından güvercini gönderdi; fakat güvercin ayağının tabanına bir istirahat yeri bulamadı, ve gemiye onun yanına döndü, çünkü sular bütün yer yüzünde idiler; ve elini uzatıp onu tuttu, ve onu kendi yanına gemiye aldı. Ve diğer yedi gün daha bekledi; ve Güvercini gemiden tekrar gönderdi; ve akşam vakti güvercin onun yanına girdi; ve işte ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağı vardı; ve Nuh suların yeryüzünden eksilmiş olduklarını bildi. Ve diğer yedi gün daha bekledi ve güvercini gönderdi; ve artık tekrar kendisine dönmedi. Ve vaki oldu ki, altı yüz birinci yılında, birinci ayda, ayın birinde yer üzerinden sular kurudular; ve Nuh geminin örtüsünü kaldırdı, ve baktı ki toprağın yüzü kurumuştu.Ve ikinci ayda, ayın on yedinci gününde yer kuru idi.” Yaratılış 8:5-14

Ve ahdimi sizinle sabit kılacağım, ve bütün beşer artık tufanın suları ile kesilmeyecektir, ve yeryüzünü helak etmek için artık tufan olmayacaktır.” (Yaratılış 9:11)

Görülebileceği gibi çok önceleri yazılmış Sümer tabletleri adeta Tevrat'a kaynak teşkil etmiştir. 

 

3. Kur’an’da Nuh Tufanı

Nuh tufanı bahsi Tevrat gibi Kur’an’da da geçmektedir. Tevrat genelde olayları ayrıntılı olarak verir, hikaye şeklinde anlatır. Kur’an farklı olarak olayları “kıssa” (ders alınması gereken kısa hikâye) olarak verir. Nuh tufanı da her iki kutsal metinde bu farkla geçmektedir. Kur’an’ın Hz. Nuh ve Nuh Tufanı ile ilgili ayetlerini açıklamalarıyla aşağıda veriyoruz:

Hz. Nuh Allah’tan başkasına tapınmayı önlemek için gönderilen açık bir uyarıcıydı.

Andolsun biz, Nuh’u da toplumuna resul olarak göndermiştik. “Ben sizin için açık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” demişti de,” HÛD 25-26

Düzeltmeye çalıştığı toplumun servet ve refahla şımarmış kodamanları ona karşı çıkmış ve ona uyanları basit, değersiz ayak takımı olarak görmüş ve horlamışlardır. Bu kodaman topluluk, Nuh’un ve onu izleyenlerin taşıdıkları evrensel değerleri, güzellik ve iyilikleri fark edemeyen bir körlük sergilemişlerdir. Bu, bir bilgisizlik illetidir.

Toplumunun küfre sapanlarından bir grup kodaman şöyle konuşmuştu: “Bize göre sen, bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Bakıyoruz sana, ayak takımımızın basit görüşlü insanlarından başkası ardına düşmüyor. Sizin bize hiçbir üstünlüğünüzün olduğuna da inanmıyoruz. Aksine, sizi yalancılar sayıyoruz. Nuh dedi ki: “Ey toplumum! Bir düşünün! Ya ben Rabbimden gelen bir beyyine üzerindeysem; katından bana bir rahmet vermiş de o rahmet sizin gözlerinizden saklanmışsa! Siz ona tiksintiyle bakarken, biz sizi ona zorla mı ulaştıracağız?” HÛD 27-28. (not: beyyine=delil)

Nuh şöyle yakardı: “Ey Rabbim! Ben toplumumu gece gündüz davet ettim. Fakat çağrım, onların kaçışlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Ben onları, sen kendilerini affedesin diye çağırdıkça, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inat ve ısrar ettiler ve kibirlendikçe kibirlendiler.” Nuh 5-7

Hz. Nuh, diğer bütün peygamberler gibi, hizmetine karşılık Allah rızası dışında bir şey beklememiş, Allah’ın hazinelerini elinde tutmadığını söylemiştir.

Hem ben sizden buna karşı bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah’tandır.” Hud 29

Hz. Nuh kodamanların küçük gördüğü imanlı insanları işe yaramaz ilan edemeyeceğini, böyle bir şey yaptığı takdirde zalim olacağını bildirmiştir.

Ama ben iman edenleri paylayıp kovamam. Çünkü onlar Rablerine varacaklar. Ama sizin cehalete batmış bir toplum olduğunuzu görüyorum. Ey toplumum! Eğer ben onları paylayıp kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? Hala düşünmüyor musunuz?”HÛD 29-30.

Bütün peygamberler gibi Hz. Nuh da, gaybı (bilinmeyeni) bilmediğini, bir melek olmadığını açıkça söylemiştir:

Ben size demiyorum ki, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır. Ben gaybı bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. Ama gözlerinizin horlayarak baktığı kişiler için, ’Allah bunlara hiçbir hayır vermeyecek’ diyemem. Onların benliklerinde neyin saklı olduğunu Allah daha iyi bilir. Başka türlü davranırsam kesinlikle zalimlerden olurum. Dediler ki: “Ey Nuh! Sen bizimle uğraştın, bizimle mücadelede çok da ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi ortaya getir. Nuh dedi: “Onu size, dilediği takdirde ancak Allah getirir, siz de hiçbir engel çıkaramazsınız.” HÛD 31- 33.

Kavmini doğru yola sokamayan Hz. Nuh’a ümitsizliğe düşmemesi ve bir gemi inşa etmesi vahyedilmiştir.

Nuh’a şöyle vahyolundu: “Toplumundan, daha önce inanmış olanlar dışında hiç kimse iman etmeyecektir. Artık onların yaptıkları yüzünden tasalanıp durma. Vahyimize bağlı olarak gözlerimizin önünde gemiyi yap. Ve zulmedenler hakkında benimle karşılıklı laf edip durma. Onlar, mutlaka boğulacaklardır.” HÛD 36-37.

Hz. Nuh’un gemiyi inşa etmesi ilahi planların gözleri önünde, vahyin denetiminde gerçekleşmiştir.

Gemiyi yapıyordu. Toplumundan her hangi bir grup yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. Dedi ki Nuh: “Bizimle alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi.” HÛD 38.

Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca şöyle seslendik: “Yükle içine her birinden ikişer çift ve aleyhinde hüküm verilen hariç olmak üzere aileni, bir de iman etmiş olanları.” Ama Nuh’la birlikte çok az bir kısmı iman etmişti. Nuh dedi: “Binin içine! Onun akıp gitmesi de demir atması da Allah’ın adıyladır. Benim Rabbim elbette ki Gafur’dur, Rahim’dir. HÛD 40-41.

Geminin inşa edilmesinden sonra göğe sularını boşaltması toprağa da sularını fışkırtması emredilmiştir.

Hz. Nuh’a inanan küçük bir insan topluluğu ile, hayvan çiftleri gemiye bindikleri için kurtulmuş ve bunun dışında kalanlar boğularak ölmüşlerdir.

Ölenler arasında Hz. Nuh’un bütün uyarılarına rağmen ona inanmayan oğlu da vardır.

Gemi onları, dağlar gibi dalgalar üstünden yürütüp götürüyordu. Nuh onlardan ayrı bir yerde duran oğluna seslendi: “Oğulcuğum, bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma. Oğlu cevap verdi: “Bir dağa sığınacağım, beni sudan korur.” Nuh dedi: “Allah’ın merhamet ettiği dışında hiç kimse için Allah’ın kararından kurtaracak yoktur.” Ve ikisi arasına dalga girdi de o, boğulanlar arasına katıldı.” HÛD42- 43.

Oğlunun inkarcılar arasında ölmesi Hz. Nuh’u üzmüş ve babalık hisleriyle Allah’tan böyle bir şeyin nasıl meydana geldiğini sitem ifadesiyle sormuştur.

Bu arada Nuh, Rabbine yakardı da dedi ki: “Rabbim, oğlum benim ailemdendi! Senin vaadin elbette haktır. Sen, hakimlerin, hükmü en güzel verenisin.” HÛD 45

Allah buna karşı Hz. Nuh’u uyarmış ve oğlunun, kendisine nispet edilemeyecek bir inançsız olduğuna dikkat çekmiştir.

Allah buyurdu: “Ey Nuh! O, senin ailenden değildi. Yaptığı, iyi olmayan bir işti. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmaman hususunda seni uyarırım.” HÛD 46.

Hz. Nuh bunun üzerine Allah’tan affını dilemiş ve susmuştur.

Nuh dedi: “Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana acımazsan hüsrana uğrayanlardan olurum. HÛD 47.

Tufan sularının çekilmesi üzerine Hz. Nuh’un gemisi Cudi Dağı’na oturmuştur.

Ve denildi: “Ey yer! Suyunu yut ve ey gök, sen de tut.”Ve su çekildi. İş bitirilmişti. Gemi, Cudi üzerine oturdu ve haykırıldı: “O zalimler topluluğu geri gelmez olsun!” HÛD 44.

 

4. Nahçıvan’da Nuh Tufanı

Nuh Tufanı ve Nuh’un gemisi ile ilgili yazımızda Nahçıvan’dan bahsetmeden geçemezdik. Zira Nuh Tufanın Nahçıvan’da geçtiği, Nahçıvan’daki coğrafik yer adlarının Nuh Peygamber tarafından konulduğu, Nahçıvan kelimesinin “Nuh çıhan” la alakalı olduğu, söyleniyor. Rivayete göre Nuh çıkan Nahçıvan’ın en kadim adı

Nahçıvan’da Nevruz sözünün Nuhruz varyantına da rastlanır. Eski yerli sakinler (yerli halk) Nuhruz Nuh Peygamberle onun rızkını verdiği yeni günle arasında bağlantı kurmuşlardır. Nuh’un, tufandan kurtulup karaya çıktığı ve yeni bir hayata kavuştuğu Yeni yıl günü, Nuh’la beraber olanların yeni günü denilmiştir. Nuh’un, Nahçıvan’la olan bağlantısını tasdik eden bazı gerçekler de vardır.İlk önce Nahçıvan sözünün manasına bakmak gerekir. Bu söz üç terkipten ibarettir: Nuh / çı / van. Sözün kökü olan Nah, Nax, Nuh-Peygamber adıdır. Çı, söz düzenleyici,şekillendiricidir. Nuhcu, Nuh taifesinden olan demektir. “van” ise yer, mekân bildiren şekillendiricidir. Nahçıvan ise tamamıyla Nuhçuların (Nuh’la beraber bulunanların) meskûn olduğu yerdir, Nuh’un, Nuhçuların vatanı demektir. Sonuçta Nuhçıvan sözü Nahçıvan şekline dönüşştür.

Nahçıvanlıların inanışına göre Nuh’un gemisi Haça Dağı’na oturmuş. Düz bir araziden yükselen ve üzerinde derin bir yarık bulunan bu dağ, heybetli görüntüsüyle tüm Nahçıvan’dan görünüyor. Rivayete göre geminin altı ilk olarak suyun altında  bir kayaya sürtünerek geçmiş. Hz. Nuh demiş ki “ne ağır dağdır”. Dağın adı Ağırdağ (Ağrı dağı) kalmış.  Ondan sonra yarıklı bir kaya parçasının da üzerinde geçmiş. Nuh yanındakilere demiş ki “inanın ki dağdır”. Buraya önce İnandağı denmiş sonradan İlandağı olmuş. Sular çekildikten sonra bu dağa şekline bakılarak Haça dağı adı verilmiş. Haça Azerbaycan Türkçesinde çatal demek. Bir başka rivayete göre dağ yarılıp Nuh’un gemisine yol vermiş.  Gemi daha sonra bir kara parçasının üzerinden geçmiş. Hz. Nuh bu dağ ötekinden daha kem (aşağı) demiş. Araz havzasında olan bu dağa yörenin halkı Nuh’tan hatıra “Kem ki- Kemçi” adını vermiş. En sonunda oturduğu kara parçası Ordubat arazisindeki Nesir dağının Gapıcık zirvesine yerleşen Gemikaya olmuş. Geminin kalıntılarının buradaki ayı çukuru denilen yerde olduğuna inanılmaktadır. Nesir dağının en yüksek zirvesi olan Gapıcık deniz seviyesinden 3904-3017 metre yüksekliktedir. Bu zirveye Gapıcık adı tesadüfî olarak verilmemiştir. Özellikle bu kapı Nuh’un, tufandan kurtulup dünyaya açtığı “dünya kapısı”dır

haça dağı Bölge, Sümer menşeli Gılgamış efsanesine göre çok eskiden dünyayı kaplayan sular coğrafyasıdır. Gılgamış’ta “Aç Dağı” adı geçer. 1968 ve 1990 yıllarında Gemikaya’da büyük bir araştırma yapan arkeolog Prof. Dr. Veli Eliyev, Gemikaya’da mevcut olan çok eski yerleşim sahalarındaki abide mezarları, ibadethaneleri, kaya üstü  tasvirleri çok mükemmel bir şekilde kayıt altına almıştır.  Ayrıca Prof. Dr. Oktay Belli’nin Nahçıvan’da yapmış olduğu araştırmalar göstermiştir ki Nahçıvan, tunç devri medeniyetine mensuptur.   Eliyev’in tespitine göre Gemikaya ve mücavir alan arazileri bundan yetmiş bin ila yüz bin yıl önce (İlkçağ, Ortaçağ ve Yeniçağ) avlanmak için çok müsait imiş.  1997 yılında İstanbul Üniversitesi, Avrasya Arkeolojisi Projesi kapsamında Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti topraklarında yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarının başkanlığını Prof.Dr.Oktay Belli, Nahçıvan Bilimler Akademisinden Doç. Dr.  Veli Bahşeliyev ve beraberindekiler yürütmüştü.  Bu çalışmanın sınırları gayet genişti.  Bu çalışma ile Urartu gömütlükleri, Bronz ve diğer değerli metallerden yapılmış eşya takı ve silahlar bulunmasına karşı erken demir çağına ait takı ve eşyalar da bulunmuştur.

gemikaya 1 gemikaya 2Gemikaya’daki kaya üstü resimlere aslında dünyanın çeşitli coğrafyalarında rastlanmaktadır.  Bu çok eski sanat örneklerine Sibirya’da, Altay’da, Ural’da, Anadolu’da, Güney Azerbaycan’da ve birçok değişik ülkelerde rastlanmaktadır. Nahçıvan Tunç Devrinde ziraat ve hayvancılıkla uğraşmıştır.  Ayrıca bu halkın dünya ve ahret ile ilgili duygu ve düşüncelerinin izleri de bu resimlere sinmiştir.  Mesela araba resimleri, yöre insanının nakliyat ve ulaşımdaki durumunu gösterir.  Kilden yapılmış boyalı kap-kaçak parçacıklarının Nebi yurdu çevresindeki kalıntıları Kür-Aras medeniyetinin üstün seviyesini bize açıkça göstermektedir.  Ayrıca sanat ve sanatkârlıktaki seviyelerinin üstünlüğünü de belirtmektedir.  Gemikaya tasvirlerinde güneşin de kutsiyeti açıkça işlenmiştir.  Güneş mitinin mitolojideki yeri Gemikaya’da da aynı sırrını korumaktadır.  Gemikaya tasvirlerinde yıldız ve ayın da ışık kaynağı oluşlarından dolayı kutsiyetleri taşlara kazınmıştır.  Gemikaya tasvirlerinde sıra takımyıldızların işlenmesi Nahçıvan müneccimlerinin dikkatini çekmiştir.  Kısacası kozmik alemle ilgi kurulmuş olması bugünkü modern astronominin başlangıcı da sayılabilir.  Gemikaya’daki bazı işaretlerin eski Orhun Yeni-Sey Türk Alfabesindeki işaretlere çok benzemektedir.  Gemikaya’daki kaya üstü tasvirleri piktografik metinleri eski Nahçıvanlıların dini ideoloji görüşlerinin özellikle kâinat hakkındaki tasavvurlarının kâhinler tarafından ifadeleşen görüşleri çok açık ve belirgindir.  İşte Gemikaya bu yönden de üstünlüğünü korumaktadır.

Nahçıvan’da Nuhdaban adlı eski bir kent harabeleri, Nehecir (eski adı Nuhacir olabilir) adlı bir dağ ve köy var. 16. yüzyılda yaşamış Arap seyyah El Eşrefi’ye göre Nuh’un gemisi ve kabri Nahçıvan’da dır.

nuh türbesiNuh peygamberin Nahçıvan’da türbesi var. Türbe, şehrin en eski kalesi olan ve “Köhne kala” diye isimlendirilen yerde. Türbenin duvarlarında Nuh Tufanı hakkında Kuran’dan alıntılar ve Haça Dağı’nda bulunanların fotoğrafları sergileniyor. Türbe Nahçıvan Başbakanı Vasıf Talibov tarafından restore ettirilmiş.  Meşhur ressam Behruz Kenkerli Nuh’un, Nahçıvan’daki mezarının yağlı boya ile tablosunu yapmış. Tablo Nahçıvan Tarih Müzesi’nde saklanmaktadır.

1836 yılında Nahçıvan’a gelen bazı Rus âlimleri Nuh’un mezarının Nahçıvan’ın kuzey tarafında bulunduğunu yazmışlar.

Nahçıvan’da yaşayan Azerbaycan Türkleri ve onların ecdatlarının beş bin yıldan fazla bir süredir bu coğrafyanın en kadim sahipleri olduğu anlaşılmaktadır.

 

 

5. Nuh Tufanı Küresel mi Yöresel miydi?

Cudi dağı 2090 m. Ağrı dağı ise 5165 m. Dünyada 5100 m. yükseklik su altında kaldıysa neredeyse tüm dünya su altında kalmış demektir. Öyleyse tufandan sonra sadece Nuh’un gemisindekilerle mi yeryüzünde tüm canlılar üremiş? Tevrat’a bakılırsa öyle olmuş. Nuh ve gemisindekiler dışında yaşayan kalmamış.

Tevrat’a göre gemi karaya oturduğunda sular hala çekilmemiş. Karaya oturduktan ancak 2 ay 13 gün sonra etraftaki tepeler görünmeye başlıyor ve bundan da 2 ay sonra yani karaya oturduktan 4 ay 13 gün sonra geminin oturduğu yerde sular çekilmiş oluyor.  Demek ki gemi Ağrı dağına oturduysa Ağrı dağı zirvesinden daha alt bir kota oturmuş, etrafta daha yüksek tepeler varmış. Ancak  böyle bir durumda gemi karaya oturduğunda etrafındaki daha yüksek tepeler nasıl su altında olabilir, su altında değilse ve yağış bittiği halde yani görüş engeli  yoksa tepeler nasıl görünmez?  Bu tepeler görünmüyorsa geminin oturduğu yerden daha alçakta kalıyorlar demektir. Gemi, görüş mesafesinde en yüksek zirveye oturmuş desek zirvede olma durumunda önce etraftaki tepeler değil önce geminin oturduğu kara parçası görünmeliydi. Halbuki en son geminin oturduğu yer ortaya çıkıyor. Burada büyük çelişkiler var.

Bir başka konu da  Ağrı dağı yakınlarında fazla dağlar, tepeler olmaması. Oralarda sadece Büyük ve Küçük Ağrı dağları var. Bu durumda Ağrı dağına oturmuş bir geminin etrafında görülen dağların başları hangi dağlara ait?

ayın birinde dağların başları göründüler.” Yaratılış 8:5

Ağrı dağının zirvesine oturmuş bir geminin etrafında suların çekilmeye başlamasıyla üzerinde oturduğundan başka hiçbir zirve görünemez. Üstelik Ağrı dağının zirvesinden sis yüzünden zaten hiçbirşey görülemez.

Mantıklı olabilecek tek gerçek geminin etraftaki dağlara göre düşük bir kotta olduğudur. Bu da küresel bir tufan olmadığını gösterir ama bu da Tevrat’ın küresel cezalandırma anlatımıyla çelişmektedir.

Öte yandan Kur’an’da verilen mesaj çok açıktır ve sadece Nuh kavminin cezalandırıldığı şeklindedir. Ayrıca Hz. Nuh tüm insanlığa gönderilmiş bir peygamber değil, sadece kendi kavminin peygamberidir.

Andolsun biz, Nuh’u da toplumuna resul olarak göndermiştik...“Hud 25

Kur’an’da bahsedilen de sadece bu kavmin yoldan çıkmasıdır.  Onlar yüzünden tüm dünya cezalandırılmış olamaz. Nitekim daha sonraki Lut, Ad ve Semud kavimleri de bu şekilde lokal cezalandırılmıştır. Demek ki Kur’an verileri açısından Nuh tufanı küresel bir afet değildir, o yüzden de geminin 5185 m. de Ağrı dağı tepesine oturmuş olması mümkün görülmüyor.

Kur’an açısından tartışılan bir tek nokta var. Hz. Nuh’un aşağıdaki ayette işaret edilen duasına yeryüzündeki bütün kafirlerin dahil olması nedeniyle Nuh tufanının küresel olduğu iddia edilmektedir:

Nuh şöyle yakardı: “Rabbim! Yeryüzünde, kafirlerden yurt tutacak/gezip dolaşacak hiç kimse bırakma.” NUH 26.

Ayetin Arapçası: Ve kâle nûhun rabbi lâ tezer alel arzı minel kâfirîne deyyârâ

Ayetteki “arz” kelimesi, Kur’an’da, bazen dünya/yeryüzü, bazen de belli bir arz/toprak/yer anlamında kullanılır. Örneğin:

Az kalsın bu topraktan çıkarmak için seni sıkıştıracaklardı. Böyle bir durumda onlar orada senin arkandan çok az bir süre kalacaklardı.” İSRA 76.

Arapçası; Ve in kâdû le yestefizzûneke minel arzı li yuhricûke minhâ ve izen lâ yelbesûne hilâfeke illâ kalîlâ

Bu ayette bahsi geçen yer Mekke’dir ve arz kelimesi ayette toprak olarak geçer.

Yenilgiye uğratıldı Rum… Yeryüzünün çok yakın bir yerinde.(Rum, 30/2-3)

Arapçası: Gulibetir rûm. Fî ednel arzı..

Bu ayette geçen yeryüzü, tüm dünya değil, Hicaz bölgesi (veya Bizans/Fars bölgesi) anlamında kullanılmıştır. Lokal bir savaş ama yeryüzü ifadesi kullanılmış.

O halde, Nuh, 71/26 ayetinde geçen ARZ kelimesini “yeryüzünde” değil de, Hz. Nuh’un kavminin barındığı bölge anlamında kabul etmek daha doğrudur. Bu durumda ayetin doğru anlamı şöyle olmalı:

Nuh şöyle yakardı: “Rabbim! Bu yörede, kafirlerden yurt tutacak/gezip dolaşacak hiç kimse bırakma.” NUH 26.

Sonuç: Nuh tufanı küresel bir afet/cezalandırma değildir.

 

 

6. Nuh’un Gemisi Nerede?

Nuh’un Gemisi Nuh Tufanından sonra nereye oturmuştur, kalıntıları hala varsa nerededir? Kur’an ve Tevrat’da  bu konuda ne yazıyor tekrar bakalım.

Kur’an’a göre

Ve su çekildi. İş bitirilmişti. Gemi, Cudi üzerine oturdu ve haykırıldı: ‘O zalimler topluluğu geri gelmez olsun!‘” HÛD 44.

Cudi Arapça’da yüksek dağ anlamına gelmekte olup Kur’an’da herhangi bir dağa, tepeye gönderme yapılmış olabilir. Peki Kur’an’da gönderme yapılan Cudi hangi Cudi’dir neyin nesidir ve nerededir.

Cudi Dağı
Cudi Dağı

Kur’an tefsirlerinde Cudi’nin Musul’a yakın bir yerde olduğundan bahsedilir. Zemahşeri, Keşşaf, Celaleyn, Beydavi ve daha bir çok tefsirlerde Cudi’nin Cezire’de mübarek ve kutsal bir dağ olduğunu belirtildiği iddia ediliyor.  Arapça yazılmış Al-Muncitte lügat ve ansiklopedide de Cudi Cizre şehrinin (bugünkü Cizre ilçesi) kuzey doğusunda Cizre’ye 45 km mesafede bir dağ olarak belirtilir. Bahsedilen dağ, bugün Cizre sınırları içinde bulunan dağ, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin Şırnak ili sınırları içine düşmektedir. Şırnak ismi, “Şehr-i Nuh” anlamında çok eski bir isimdir. Cudi Dağı’nın eteğinde ismi “seksenler” anlamına gelen Heştan Köyü bulunmaktadır. Heştan köyünün Nuh tarafından kurulduğuna inanılır, ve köyün ismi Nuh’un Gemisi’nde bulunduğuna inanılan seksen kişiye atfen böyle anılmaktadır. Tarih boyunca bölge halkı Şırnak merkez, Silopi ve Cizre ilçesi ve köyleri birlikte her yıl yaz aylarında Cudi dağına ziyaretler düzenler ve çeşitli etkinlikler yaparlar.

Tevrat’a göre

Gemi yedinci ayın on yedinci günü Ararat dağlarına oturdu. Yaradılış 8:4

Ağrı Dağı
Ağrı Dağı

Ancak eski yazıdan günümüze Ararat Dağları olarak geçirilen kelimenin aslının yazılışı ” r  r t ” dir. Ünlü (sesli) harfler orijinal metinde yer almaz, okunurken ve günümüz dillerine çevrilirken konulur. Bu da Ararat olarak  yapılmıştır. Halbuki kelime Urartu  olarak da geçirilebilirdi.  Gerçekten de Tevrat’ta Urartu Ararat olarak geçer.  Yani Tevrat’taki Ararat “Ararat Diyarı” anlamındadır.  Günümüzün Ağrı Dağı  İncil’deki masoretik ünlüleştirmeden ötürü, Urartu adının “r r t” ünsüzleriyle yazılması sonucu “Ararat” adını almıştır.  Demek ki gemi Urartu’da bir yere oturmuştur. Peki neresidir bu Urartu?

Urartu devletinin yerleşim bölgesinin sınırlarını, batıda Karasu-Fırat, kuzeyde Kuzey Ermenistan dağları, doğuda Güney Azerbaycan’daki Savalan Dağları, güneyde ise Zagros Dağları’yla birleşen Doğu Torosların dış kenarı oluşturur. Urartu devletinin başkenti bugünkü Van’dır. Urartu Devletinin sınırlarında Ağrı dağı bulunur. Ağrı Dağı’na yabancılar Ararat derler. Ararat daha önce belirttiğimiz gibi Urartu demektir.

Geminin yeri konusundaki tahminler

·        Cudi Dağında Güney Doğu Anadolu’da  Cizre-Şırnak arasında – Boylamı: 42.5 Enlemi: 37.38

·        Ağrı Dağında

·        Güney Doğu Anadolu’da Harran ovasında Urfa yakınlarında – Boylamı: 38.85 Enlemi: 36.959

·        Durupınar tepesinde

·        Ağrı dağında Cudi adı verilen bir zirvede

·        Suudi Arabistan’daki El Judy (Cudi) Dağında

·        Nahçıvan’da Gemikaya (Haça) Dağında

Durupınar

Durupınar Doğubeyazıt’ın 16 km güney doğusunda. Ağrı Dağı’nın karşısında Tendürük Dağları

Durupınar
Durupınar

eteğinde, Aşağı Süphan ile Yukarı Süphan köyleri arasında. Adını Harita Mühendisi Yüzbaşı İlhan Durupınar’dan alır. İlhan Durupınar 1959 da Harita genel Müdürlüğünde hava fotoğraflarını incelerken Nuhun gemisinin kalıntısına benzer 135 m uzunluğunda, 50 m. genişliğinde, 6 m. derinliğinde bir oluşum görmüştür. Soldaki resme bakınız. Ara Güler de 1960 da bir tepeye çıkıp aynı yerin fotoğrafını çekmişti. Güler bunu şöyle anlatıyor: “...Bir gün ‘Hayat’ dergisine yüzbaşı Durupınar geldi. Askeri haritalar için uçakla fotoğraf çekerken Ağrı Dağı civarında tıpkı bir gemiye benzer bir çukur görmüşler. Fotoğrafa baktım, gerçekten çok benziyor. Hemen Erzurum’a gittim, 3. Ordu Komutanı rahmetli Gümüşpala… ‘Paşam’ dedim. ‘Bu, çok müthiş bir şey… Bu fotoğrafı ben çekeyim, dünyaya yayalım…’ Paşa, bana bir uçak verdi, elimdeki fotoğraf ve haritaya göre yerini bulduk. Uçaktan bakınca, gerçekten sanki Nuh’un gemisinin kalıbı çıkmış, öyle bir çukur. Sular çekilince gemi çamura oturmuş, sonra da tahta olduğundan çürüyüp gitmiş, çukur öylece donup kalmış.…” 

1986’da, “Jeomorfoloji Dergisi”nde Yılmaz Güner imzasıyla yayımlanan bir makalede; bir gemiye çok benzetilen sözkonusu kabartının, jeolojide “yer akması” (“earthflow”) adıyla anılan ve buzulların kaymasıyla ortaya çıkmış, son derece doğal bir oluşum olduğu öne sürülmüştü. Buna göre Nuh’un gemisinin Durupınar’da olması ihtimal dahilinde değil.

Ara Güler'in Fotoğrafı
Ara Güler’in Fotoğrafı

 

Cudi dağı

Tevrat’a göre geminin 40 gün 40 gece süren yolculuğu sonrasında Nuh’un karaya gönderdiği kuşun, ağzında bir zeytin dalıyla geri dönmesi de Cudi görüşünü oldukça destekliyor. Çünkü Ağrı Dağı’nda hiç zeytin ağacı yok, o yükseklikte olması da zaten mümkün değil. Oysa Cudi Dağı’nın güney kesimleri zeytinliklerle dolu. Ayrıca uzmanlara göre gerek yükseklik gerekse konum açısından Cudi Dağı karaya oturma açısından daha elverişli. Cudi dağı 2090 m. Ağrı dağı ise 5165 m. Bu yükseklik su altında kaldıysa neredeyse tüm dünya su altında kalmış demektir. Öyleyse ondan sonra sadece Nuh’un gemisindekilerle mi yeryüzünde tüm canlılar üremiş? Bu sorunun yanıtını bir başka yazımızda vermiştik. Yani Nuh Tufanı yöresel bir cezalandırma. Halbuki gemi Ağrı dağına oturduysa tufan küresel bir cezalandırma haline dönüşür. Demek ki gemi Ağrı dağı zirvesine oturmamış.

1953 de Alman Jeolog Friedrich Bender’in Cudi tepesinde 1. m derinlikte bulduğu katranlı bir tahtanın yaşı 1971 de yapılan karbon deneyiyle 6500 yıl olarak bulunmuştur. Eğer bu parça gerçekten tufandan kalma ise tufan MÖ 4530 da olmuştur demek gerekir. Bu da maksimum 300 yıllık hata payıyla Irak’ta yapılan kazı kalınlıklarına göre tufan yılı olarak tahmin edilen MÖ 4250 yılına denk düşmektedir.

Cudi Dağı, Tufan’ın geçtiği Gılgameş destanının yaşandığı Mezopotamya’ya Ağrı dağından çok daha yakın.

Ağrı dağının tepesi buzul ve oksijeni çok az. Gemiden çıkanlar için yaşam uygun değil.

On ikinci yüzyılın sonunda ve onüçüncü yüzyılın başında yaşamış olan coğrafyacı, seyyah Yakut el-Hamevi, bu konuda Arapça’ya çevrilen bir Tevrat metnini kaydetmiştir: “... Yağmur suyu yeryüzünde 150 gün kaldı. Gemi, tufanın 7. ayının 17. gününde Cudi’ye oturdu. Nuh’un ömrü 601 yılına varınca 1. ayın 1. gününde su yeryüzünde azalmaya başladı. 2. ayın 27. gününde de yer kurudu. Nuh ve beraberindekiler gemiden çıktılar. Nuh bir mescit ve Allah için kurban yeri yaptı ve kurban takdim etti” (M. Strech İslâm Ansiklopedisi Cudi Dağı maddesi). Yakut’un vefat tarihi miladi 1229’dur. Demek ki miladi onüçüncü yüzyıla kadar geminin Cudi’ye oturduğunu söyleyen Tevrat nüshası vardı.  İslâm Ansiklopedisi’nin yazdığına göre onuncu yüzyıla kadar birçok Ermeni yazarının ve daha başkalarının eserleri, Ararat’ın tufanla ilgisi olmadığını gösterir. Eski Tevrat tefsirine göre geminin, Cudi yahut Hıristiyan yazarlarına göre Gordyene, (Süryanice Fardu, Ermenice Kordukh) denilen dağlara oturduğu kabul edilirdi. Geminin Cudi (Kardu veya Kordukh) üzerine oturduğu, Tevrat’ın Arami dilindeki tefsirinde (Targumlar) görülmektedir.

17. yüzyıl Çağatayca’sının parlak temsilcisi, Ebu’l Gazi Bahadır Han‘ın 1660 yılında tamamladığı Şecere-i Terakime adlı eserde Nuh’un 0ğulları anlatılmaktadır.

… Yerden su çıktı gökten yağmur yağdı, yeryüzündeki canlılann hepsi gark oldu. Nuh Peygamber, üç oğlu ve iman getiren seksen kişi ile gemiye bindi. Bir nice aydan sonra yer, Tanrı Teâlâ emri ile, suyu kendisine çekti. Gemi, Musul denilen şehrin çok yakınında Cûdi denilen dağdan çıktı….”

 

Nisir Dağı

Gılgamış destanında ise tufanın sona erişi şu şekilde anlatılmaktadır: “Bunun üzerine anbar kapağını açınca yüzüme bir ışık düştü. Diz çöküp oturdum ve ağladım. Gözyaşlarım burnumun kanatlarından akıyordu. Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım. Her yana on iki kez on iki defa bakınca denizden bir ada yükseldi. Sonunda gemi Nıssır dağına oturdu.

Bu bir yöredeki dağın ismi değildir. Burada anlatılmak istenen geminin suların çekilmesiyle birlikte deniz yüzeyinden yüksekte kalan bir bölgede karaya oturduğudur. Bu bir kurtuluş ifadesidir. Nitekim Nisir sözcük anlamı itibariyle de “kurtuluş, selamet” anlamına gelmektedir.

 

Sonuç

Kur’an’ın yanlış, Tevrat ve Eski Ahit’li İncil’in doğru olduğunu kanıtlamak için Ağrı dağında Batılılarca “GÜYA” yapılan sayısız araştırmalardan sonuç alınamamıştır. Arada tahtalar bulduk, götürüp inceleyeceğiz diyenlerden sonra ne bir ses ne bir kanıt çıkmıştır. Ancak propagandalarında başarılı olmuşlardır. Onların sayesinde ülkemizde bile neredeyse herkes Nuh’un gemisinin Ağrı Dağında olduğuna inanır olmuştur.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Kur’an’da geçen Cudi kelimesi ille de bugünkü Cudi Dağı olmayabilir. Yüksek bir dağ, tepe olabilir. Cudi Dağı da olabilir. Ama Ağrı Dağının tepeside eteği de olamaz. Nuh’un gemisinin konduğu yer artık Ağrı dağı değil Cudi Dağı da dahil olmak üzere başka yörelerde de nisbeten daha düşük yüksekliklerde Mezopotamya ve Güney Doğu Anadolu‘da aranmalıdır. Tabii kalıntılar binlerce yıldır kaldıysa.

 

 

7. Türklerin başlangıcı

Atatürk’e göre Türklerin ilk soyu

Türklerin kökenini ortaya çıkarmak Atatürk’ün en büyük isteklerinden biriydi. Atatürk’ün 1922′de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşma:

Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh’un oğlu Yafesin oğlu olan kişidir.

Konuşmanın orijinal metni: “Efendiler! Bu dünyayı beşeriyette asgari yüz milyonu mütecaviz nüfustan mürekkep bir Türk Milleti azîmesi vardır. Ve bu milletin sahai arz­ daki vüsati nispetinde sahai tarihte de bir de­rinliği vardır. Türk Milletinin ceddi âlâsı olan Türk namındaki insan, ikinci eblülbeşer Nuh Aleyhüsselâmın Oğlu Yafes’in oğlu olan zattır.”       1. Dönem, 3. Yasama Yılı,130. Birleşim, 1 Kasım 1922 (1.11.1338) https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024130.pdf


Nuh’un çocukları

Hz. Muhammed’den nakledilen bir rivayete göre, Nuh’un üç oğlu olmuş ve bu oğullarının her birinden farklı insan soyları türemiştir. Nuh’un bu oğullarından birisinin adı Sam’dır ve onun soyundan Araplar, İranlılar ve Rumlar geldiler. Diğer oğlunun ismi ise Yafes’tir ve onun soyundan ise Türkler, Sekalibeler, Yecüc ile Mecücler (Çinliler) geldi. Üçüncü oğlunun adı ise Ham’dır ve onun soyundan ise Kıbtıler, Sudanlılar ve Berberiler geldiler. Yafes Arapça eserlerde Yafes bin Nuh (Nuh’un oğlu) diye geçer. „Yafes İncil’de de Nuh’un oğullarından biri olarak geçer. Bazı Türk kaynaklarında Yafes “Bulca Han” olarak adlandırılmıştır.

Asya kökenli dinî mitolojide, insanlar tufan sonrasında Hazreti Nuh’un üç oğlundan türemişlerdir. Adları Yafes, Ham ve Sam’dir.

Bazı tarih kitaplarında Yafes’in tufandan sonra Hazar denizinin kuzeyine yerleştiği, Türk soyunun atası olduğu kaydedilmektedir.

Yafes’in oğullarına gelince, bu konuda birbirine çok yakın kaynaklar görmekteyiz.


Divanü Lügati’t Türk

Kaşgarlı Mahmut, Bağdat’ta 1072-1074 yılları arasında yazdığı Türkçe-Arapça sözlük olan Divanü Lügati’t Türk adlı kitabında, Türklerin kökünün Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu Türk’e dayandığını belirtmektedir.

Kitabın önsözü şöyle başlar:

Esirgeyen, koruyan Allah’ın adıyla Tanrı’nın, devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm.  Allah onlara Türk adını verdi. Ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı. Dünya milletlerinin yuları Türklerin eline verildi. Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Hak’tan ayrılmayan Türkler, Allah tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile birlikte olan kavimler aziz oldu. Böyle kavimler, Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler, himayelerine aldıkları milletleri, kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır, onlara derdini dinletmek, bu suretle her türlü arzuya nail olabilmek için Türkçe öğrenmek gerekir..

 Kaşgarlı Mahmut Türkler boyları hakkında önemli bilgiler verir. Örneğin: “Türkler aslında yirmi boydur. Bunların hepsi Tanrı kutsal kılası Yalavaç Nuh oğlu Yafes oğlu “Türk”e dek ulanır. Bunlar –Tanrı kutsal kılası Yalvaç İbrahim oğlu İshak, İshak oğlu Iysu, Iysu oğlu “Rum”u andırır. Bunlardan her bir boyun birçok oymakları vardır ki sayısını ancak Ulu Tanrı bilir

Mahmud_al-Kashgari_map_(Türkçe)

Kâşgarlı Mahmud’un 11. yüzyılda çizdiği Türklerin bulunduğu bölgeleri gösteren harita

Kâşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda Balasagun'u merkez alarak çizdiği yukarıdaki dünya haritası o dönem Türklerinin yaşadıkları bölgeleri ve dağılımlarını göstermektedir.

Harita, Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde doğu, batı, kuzey, güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler İdil boylarına yani Kıpçaklar ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Eserde güneybatıda Habeşistan, güneyde Hint ve Sint, doğuda Çin ve Japonya ve batıda Mısır gibi birçok ülke bulunmaktadır.


Mücmel’üt-Tevarih ve’l-Kısas

Bütün insanları Nuh’a bağlayan rivayetin en ayrıntılı bilgilerini veren, Hamadanlı bir Türk sûfî tarafından 1126’da Büyük Selçuklu Sultan’ı Sencer’e sunulan el yazması “Mücmel’üt-Tevarih ve’l-Kısas“daki  Türklerle ilgili  bilgileri Ramazan Şeşen’in ” İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri” kitabındaki çevirisinden okuyalım:

Türklerin nesebi hakkında……Nuh Peygamber Tufandan sonra yeryüzünü çocukları arasına paylaştırınca, Ceyhun tarafını Yafes’e verdi… Yafes’in yedi oğlu vardı: Çin, Türk, Hazar, Saklab, Rus, Yecuc-Mecuc’un babası olan Misek ve Bulgar ve Burtasların babası Kemâri. Bu çocukların herbirinin nesli ve sülalesi oldu. Her birinin bir çeşit dili vardı. Doğu taraftaki toprakları kendi aralarında paylaştılar.
Bu oğulların huylarına gelince, Çin çok akıllı ve terbiyeli, Hazar sakin ve az konuşurdu. Rus hilekâr ve ihtiyatlı biriydi. Saklap yumuşak kalpli olub Misek çok yaşamamıştı. Onun oğlu olan Guz hileci ve kurnazdı. Dedesi Yafes onu oğullarından daha çok severdi. Kemâri oyunu seven ava ve işrete düşkün biriydi. Türk edepli, akıllı ve doğru kalpliydi.
Türk (kendisine yarar bir yerleşme bulmak ümidiyle), bütün doğu ülkelerini gezdi ve kendisine uygun bir yer buldu. Hoşlandığı bu yerin adına Issık göl adını verdi ki Türkçede ıssı (sıcak) göl demektir. Burada küçük bir deniz vardı, suyu sıcaktı. Çeşmeler çoktu, etrafı dağlarla çevrilmişti. Otu bol, suyu da çok hoştu.

Türk Tanrı’ya şükretti ve burasını kendisine yurt etti. Yafes’in oğulları arasında Türk ve Hazar akıl sahibi idiler. Fakat diğer oğullarından hayır yoktu. Geceleyin yanındaki dağın üzerinde ateş görüldü. Ertesi günü ortalık aydınlanınca Türk o dağın tepesine çıktı. Fakat ateşten hiçbir eser görmedi. Fakat Türk orasını hoş buldu; yayla ve meralarını hoş ve sevindirici buldu. O dağa Iduk-art adını verdi ki bugün dahi aynı adı taşımaktadır. Sonra ağaçtan ve otlardan evler yapmayı emretti. Bundan evler (khargah) yaptılar. Barınmak için koyun derisinden kaban-üstlük ve börk yapılmasını buyurdu, bu adet bugüne kadar gelir. Kitaplardan okuduğuma göre Türk’ün bu memlekette yerleşmesi anında talihi Esed yıldızı olmuş ve o saatin sahibi Merih’in ayla, Zühre yıldızının kavsle bulunduğu dakika olmuştur Türk’ün hem kan dökücü, hem de güzel yüzlü olmasının sebebi bundandır.
Türk’ün çocukları oldu ki Tutel, ǁigil, Barshan ve İlak. Bugünkü Barshanlılar, İlaklılar ve Çigiller bunların çocuklarıdırlar. Derler ki Tutel, bir gün avlanmaya gitmişti. Birşey yemek istedi; yerler tuzlu imiş. Elindeki lokmayı düşürdü, yeniden aldı. Yediğinde daha hoş buldu. Buradan tuz getirip yemeğe koymayı emretti”. (Ramazan Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına göre Türkler ve Ülkeleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, Ankara 1985).


Şecere-i Terakime

Oğuz Kağan Destanı  Yafes’in Türk oğlundan bahseder. Yafes’in Türk adında bir oğlu olduğunu iddia eden daha başka isimler de var. Mesela 17. yüzyıl Çağatayca’sının parlak temsilcisi, Ebu’l Gazi Bahadır Han‘ın 1660 yılında tamamladığı Şecere-i Terakime adlı eserde Nuh’un 0ğulları anlatılmaktadır:

… Yerden su çıktı gökten yağmur yağdı, yeryüzündeki canlıların hepsi gark oldu. Nuh Peygamber, üç oğlu ve iman getiren seksen kişi ile gemiye bindi. Bir nice aydan sonra yer, Tanrı Teâlâ emri ile, suyu kendisine çekti. Gemi, Musul denilen şehrin çok yakınında Cûdi denilen dağdan çıktı. Gemiden çıkan insanların hepsi hasta oldular. Nuh Peygamber üç oğlu ve üç gelini ile iyileştiler. Onlardan başka insanların hepsi öldüler. Ondan sonra Nuh Peygamber, üç oğlunun her birini bir yere gönderdi. Ham adlı oğlunu Hindistan ülkesine gönderdi. Sam adlı oğlunu İran memleketine gönderdi ve Yafes adlı oğlunu Kuzey Kutbu tarafına gönderdi. Ve üçüne dedi ki: İnsanoğullarından siz üçünüzden başka kimse kalmadı. Şimdi üçünüz üç yurtta durun. Ne zaman çoluk çocuğunuz çoğalırsa, o yerleri yurt kılıp oturun, dedi. Yafes’e bazıları peygamber idi demişler ve bazıları peygamber değil demişler. Yafes babasının emri ile Cudi Dağı’ndan gidip Itil ve Yayık suyunun yakasına vardı. İkiyüzelli yıl orada durdu, sonra vefat etti. Sekiz oğlu var idi. Çocukları pek çok olmuştu. Çocuklarının adları şunlardır: Türk, Hazar, Saklap, Rus, Ming, Çin, Kimeri. Yafes öleceği sırada büyük oğlu Türk’ü yerine oturtup, diğer çocuklarına dedi ki: Türk’ü kendinize Padişah bilip, O’nun sözünden çıkmayın, dedi. Türk’e Yafes oğlu diye lâkap takdılar. Çok edepli ve akıllı insan idi.. Babasından sonra bir çok yerleri gezdi ve gördü. Sonra bir yeri beğenip orada oturdu. Bu gün o yere Isığ Köl derler. Çadır evi (otğaı) o çıkardı. Türkler’in içindeki bazı adetleri var, ondan kaldı. Türk’ün dört oğlu var idi. Birinci Tütek, İkinci, Çiğil (Çekel), üçüncüsü Barsçak (Berseçar), dördüncüsü Amiak (Emlak). Türk ölecegi sırada Tütek’i kendi yerine padişah kılıp uzak sefere gitti. Tütek, akıllı ve devletli iyi padişah idi. Türk içinde çok adetleri o peydaladı. Acem padişahlarından ilki Keyumers ile muasır idi. Günlerden birgün ava çıkıp, geyik öldürüp, kebab kılıp, yiyip oturmuştu. Elinden bir doğram et yere düştü. Onu alıp yiyince ağzına çok hoş tad geldi. Çünkü o yer tuzla idi. Yemeğe tuz koymağı o çıkardı bu tuz adeti ondan kaldı. İkiyüz kırk yıl ömründen geçtikten sonra oğlu Amılca Han’ı kendi yerine oturtup gidilse gelinmez denilen şehre gitti”. Not: Bu ve benzer eserlerde geçen Nuh ve ailesine ilişkin ömürler kameri (ay) takvime göre verilmektedir mesela 240 yıl yaklaşık 240/12= 20 miladi yıla karşılık gelir.

Bu bilgiler sonradan, Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde bulunan ve 2000 yılında tıpkıbasımı yapılan tarihi şahsiyetlerin şeceresini listeleyen 1094 hicri / 1682 miladi tarihli “Haza-Kitab-ı Silsile-Name” gibi, başka müelliflerin yazdıklarına ve Atatürk’e de kaynaklık etmiştir.


Yafes’in oğlu Gomer

Bazı kaynaklara göre ise Türkler Yafes’in oğlu Gomer’den  (Gomar-Kemari-Kimmer) gelmektedir.

The Imperial Dictionary’de, Türkmenlar (Turkomans) Gomer’in soyundan gelen Türkler olarak zikredilmiştir.


Yafes’in torunu Togarma

Nuh’un oğlu Yafes soyu Tevrat’ta şu şekilde geçer: “Yafes’in oğlu Gomer’den üç çocuk olur: Askenaz, Rifat ve Togarma” (10. bölüm).

Hazar Yazışmaları, 954 – 960 yılları arasında, Endülüs Emevi Başkenti Córdoba halifesi III. Abdurrahman’ın (III. Abdül-Rahman) dışişlerinden sorumlu sekreteri İspanya Yahudilerinden Hasday bin Şaprut (Hasdai İbni Şaprut) ile Hazar Kağanı Yosef (Joseph) arasında gerçekleşen mektuplaşmalardır. Hazarlar tarafından yazılıp da günümüze kadar gelen az sayıdaki belgelerden biri olup Hazar tarihi hakkında bilgi sunan ender “İbrani” kaynaklardandır. Arthur Koestlerin “13. Kabile” kitabında bu yazışmalar ayrıntılı olarak verilmektedir. Hazar Kağanı ve çok  ateşli bir  Yahudi milliyetçisi olan Joseph Hazarların sonradan Yahudi dinine döndükleri hakkında bilgiler verir, kendi halkının ırk  kökenlerini Nuh’un oğlu Sam’a dayandırmaya  kalkışmaz.  Hazarların Sam  soyundan değil, Nuh’un  üçüncü oğlu  Yafes’in soyundan geldiğini, daha açık konuşmak gerekirse, Yafes’in torunu ve  bütün Türk boylarının atası olan Togarma’nın  soyundan geldiklerini anlatır.  Kesin  bir  ifadeyle şöyle  der:   “Atalarımızdan kalan soy  kayıtlarımızdan öğrendiklerimize göre, Togarma’nın  on oğlu  vardı. Bunların  soylarından Uygur, Dursu, Avar, Hun, Basili, Tarniak,  Hazar, Zagora, Bulgar ve  Sabirler gelmektedir. Biz yedinci oğul  olan Hazar soyundan geliyoruz.”

Hazarların atası Togarma kabilesi/sülalesi yani Togarlar, Doğu Asya’da üstün askeri nitelikleri ile bilinen bir Türk kavmidir.

Yazışmalarda adları İbranî alfabesiyle yazılmış diğer boyların bazılarının kimliği kesinlikle anlaşılmış sayılamaz, ama bunun da pek bir önemi yoktur.  Türk kavimleri oldukları diğer kaynaklarda doğrulanmaktadır.


Gomer soyu Kimmerler

Prof. Yusuf Ziya Yürükoğlu’na göre Gomerler, Ön Türk kavmi olan Kimmerlerdir. (Prof. Yusuf Ziya [Yürükoğlu], Dil Tetkiklerinden Samiler-Turaniler, C.2, Birinci Kısım, Marifet Matbaası, İstanbul 1934).

İskitler gibi Türk oldukları iddia edilen Kimmerler MÖ. 714’te Sakaların saldırılarından kaçarak Urartu sınırını aşmış ve Orta Anadolu’ya girmişlerdir. Daha sonra Karadeniz’in güney kıyısı boyunca ilerleyerek Sinop’ta üslenirler, Orta Karadeniz’de uzun bir dönem egemen olurlar. Ünye’de bulunan bir gümüş kap Ekrem Akurgal (Akurgal 1969: 224vd. P1.67) tarafından M.Ö. 6. yüzyılın sonuna tarihlendirilmekte ve Kimmer sanatının son yapıtlarından biri olarak nitelendirilmektedir.

Prof. Dr. Taner Tarhan bir makalesinde şöyle yazar: “Kimmerler ve İskitler Eskiçağ’daki ‘Türk Kültür Tarihi’nin, daha genel bir deyişle de ‘Millî Tarihimiz’in ilk temsilcileridir. Büyük tarihçi Prokopius, Kimmerleri doğrudan Bulgarlar’ın atası olarak gösterir. İran-Hazar rivayetleri de Bulgarların atası olarak ‘Kimarî’den (Kimmer) bahseder. ‘Mücmel el-tavarih’te Yafes’in yedinci oğlu ‘Kemari’nin (Kimmer) Bulgarların babası olduğu yazılıdır.

Macar mitolojisinde, “Vaktiyle Kimmer kralının Kutirgur ve Utirgur adlı iki oğlu varmış” şeklinde Kimmerlerin Kutirgur ve Utirgurların (Bulgarların) ataları olduğu ifade edilmektedir. Bulgarlar Hazar Türklerinin yakın akrabaları sayılmaktadırlar.

Bunlardan çıkarılabilecek ortak sonuç Türklerin soyunun Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu Türk’ten geldiği, Kimmerler, İskitler, Bulgarlar, Sabirler, Avarlar, Hazarlar, Uygurlar, Hunların Türk soylu oldukları şeklindedir. Bazı soy kaynaklara bakılırsa Türk, Turak, Gomer ve Kemari (Kimeri) aynı şahıstır.


Beyaz ırk-Türkler

Tevrat rivayetlerinde ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş. Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş, Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan “TÜRK”e bırakmıştır. Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, “Türk Adı, Türk Soyu, Türler’in AnaYurdu ve Yayılmalan” adlı makalesinde şöyle demektedir: “… bilindiği üzere Tevrat’ta nakledilen eski ananelerde Türk soyu Ham ve Sam‘dan değil, Yafes’den türemiş olarak beyaz ırktan gösterilmiştir. Turan tipine örnek olan Orta Asya, Maveraünnehir ve diğer Yakın-Doğu Türkleri beyaz tenli, koyu parlak gözlü, değirmi yüzlü ay yüzlü, badem gözlü, endamlı, sağlam yapılı erkek ve kadınları ile Gök-Türk Prensi Kül Tegin‘in büstü Orta çağ kaynaklarında güzelliğe misal olarak gösterilmiş, hatta İran edebiyatında “Türk “sözü güzel insan” manasında alınmıştır.”

Türk tarih profesörü Bahaddin Ögel, Türk soyunun beyaz ırka mensup olduğunu belirtmektedir. İslam Ansiklopedisi’nde, Türklerin beyaz tenli, koyu parlak gözlü, ay yüzlü, badem gözlü, endamlı, sağlam yapılı erkek ve kadınları ile Orta Çağ kaynaklarında güzelliğe misal olarak gösterildiği belirtilmiştir. Türk tarih profesörü Osman Turan, Çin kaynaklarının Türklerden, Kırgızlardan bahsederken kumral saçlı, mavi gözlü ve uzun boylu olarak ifade etmektedir. İslam, Ermeni ve Bizans kaynakları Türklerin Kuman, Peçenek ve Bulgar Türklerinin sarışın, beyaz tenli ve uzun boylu olduklarını belirtmektedir. Ruslar ve Almanlar, Kumanları sarışın anlamlarına gelen “Polovtsi” ve “Falben” biçiminde adlandırmışlardır. Tüm Avrupa, Rusya, Kızılderililer ve kuzey Hintliler dahil, 1 milyardan fazla insanın atalarının Türkler olduğu bir başka yazımızda irdelenmektedir OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN.

Bütün bunlar gösteriyor ki Türkler günümüzde Kafkasyalı  denen yani Avrupalı beyaz ırka mensuptur ve bu ırkın atalarıdır.


İran Kültürüne göre

Türk kimliğinin farklı bir inşası çalışması da İran kültürü içerisinde görülmektedir.   Bazı İran tarihçileri, İran tarihinde çok önemli bir yer tutan Feridun’un Nuh olduğunu ileri sürmüşlerdir. Nuh’un/Feridun’un yeryüzünü Salm, Irak ve Turak (Türk) adlı üç oğluna pay etmesinden hareket edilerek böyle bir iddiada bulunulmuş olması muhtemeldir. Firdevsi’nin Şehname’sine göre Feridun’un payından Salma’a bugünkü İran ve havalisi, Irak’a bugünkü Irak ve havalisi, Turak’a ise Orta Asya ve Çin havalisi  düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm’a saldırarak İran ve havalisini almış, daha sonra Turak’a saldırmıştır. Irak, Turak’ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Bunlar rivayetlerde İran-Turan savaşları olarak geçer. Sonunda  Turak’ın torunu “Afrasyap” Irak’ın torunun “Muncihir”i mağlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmış. Bu tarihten sonra Ceyhun nehri doğusunda “Turan“, batısına da “İran” denmiş.

Eski İran inancı olan Zerdüştçülüğün kutsal kitabı Zend-Avesta’ya göre de Feridun’un üç çocuğundan birisinin ismi Tur’dur ve bazılarına göre Türk isminin kökeni buna dayanmaktadır (Tur, Turac, Turc).


Alp Er Tunga

M.Ö. 7.-6. yüzyılda Kang-kü veya Kengeres diye adlandırılan bölgenin Türk hükümdarı olarak gösterilen Afrasyab’dan, Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk Başbuğu-Turan hükümdarı ve Saka (İskit) İmparatorluğu Kağan’ından bahsedilmektedir. Karahanlıların, Uygurların, Selçukluların soyundan geldiklerini kabul ettikleri Afrasiyab’ın İskitleri Devlet haline getirdiğine inanılır.

Kaşgarlı Mahmut da Türklerin büyük hakanı Afrasyab’ın Türk adı Tonga Alp Er’dir diyerek Alp Er Tunga’yı Turan Hükümdarı ile yani İran Destanı Şehnamedeki Nuh’un oğlu Turak’ın Turan Hükümdarı torunuyla birleştirmiştir.


Kur’an’a göre Nuh’un gemisinin yeri

Ve su çekildi. İş bitirilmişti. Gemi, Cudi üzerine oturdu ve haykırıldı: ‘O zalimler topluluğu geri gelmez olsun!‘” HÛD 44.

Cudi, Güneydoğu Anadolu’da, Şırnak ve Silopi ilçe merkezleri arasında yer alan 2.114 m’lik yüksekliğe sahip dağ. Şırnak ismi, “Şehr-i Nuh” anlamında çok eski bir isimdir. Arapça yazılmış Al-Muncitte lügat ve ansiklopedide de Cudi, Cizre şehrinin (bugünkü Cizre ilçesi) Kuzey Doğusunda Cizre’ye 45 km mesafede bir dağ olarak belirtilir.

Cudi Dağı’nın eteğinde ismi “seksenler” anlamına gelen Heştan Köyü bulunmaktadır. Heştan köyünün Nuh tarafından kurulduğuna inanılır, ve köyün ismi Nuh’un Gemisi’nde bulunduğuna inanılan seksen kişiye atfen böyle anılmaktadır. Tarih boyunca bölge halkı Şırnak merkez, Silopi ve Cizre ilçesi ve köyleri birlikte her yıl yaz aylarında Cudi dağına ziyaretler düzenler ve çeşitli etkinlikler yaparlar. Kimilerine göre Heştan değil Cizre, Hz. Nuh ve oğulları tarafından kurulmuştur.

Tevrat’ta Nuh’un gemisinin oturduğu yer eski yazıyla ” r  r  t ”  olarak yazılıdır. Baş, son ve aralardaki ünlü (sesli) harfler yazım dilindeki kelimelerde yer almaz, okunurken ve günümüz dillerine çevrilirken konulur. Bu çeviriler de Ararat olarak  yapılmıştır. Halbuki kelime Urartu  olarak da okunabilir. Urartu Cudi dağını da içine alan günümüz Doğu Anadolu bölgesi. Böylece Tevrat’ta Kur’an’da ve eski eserlerde aynı bölgeye işaret edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Kur’an’ın yanlış, Tevrat ve Eski Ahit’li İncil’in doğru olduğunu kanıtlamak için Nuh’un gemisinin Ağrı Dağında olduğunun empoze edilmek istendiği bir başka yazımızda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Sonuç

“Türk” ismi ilk olarak Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu ve soyunda ortaya çıkmıştır.

8. Nuh oğluyla cep telefonu ile mi görüştü?

Ocak 2018’de TRT’deki bir programa katılan İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Örnek, “Hz. Nuh ile oğlu cep telefonuyla konuştu” demiş. Sosyal medyada kendisiyle dalga geçilmiş ve konunun anlatıldığı Kur’an ayetinin yanlış ve mantıksız olduğuna kadar sohbetler uzamış.

Bunu iddia eden kafayı yemiş deyip işin işinden sıyrılmak kolay çözüm. Ben ise hep zor çözümleri zorlamışımdır. Farklı bakış açıları sayesinde incelemelerim Google’da top trend yapmıştır, yapmaktadır. Nuh Tufanı ile ilgili araştırmalarım da buna dahildir. Bu nedenle İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesinden Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Örnek’in yukarıdaki iddiasını da inceleme gereğini duyuyorum.

Önce ilgili Kur’an ayetini okuyalım:
Gemi onları, dağlar gibi dalgalar üstünden yürütüp götürüyordu. Nuh onlardan ayrı bir yerde duran oğluna seslendi: “Oğulcuğum, bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma. Oğlu cevap verdi: “Bir dağa sığınacağım, beni sudan korur.” Nuh dedi: “Allah’ın merhamet ettiği dışında hiç kimse için Allah’ın kararından kurtaracak yoktur.” Ve ikisi arasına dalga girdi de o, boğulanlar arasına katıldı.” HÛD42- 43.

YORUM

Tufan başlamış, gemi hareket etmiş, dalgalar dağlar gibi yüksek. Hz. Nuh böyle bir halde oğluyla nasıl konuşabilir?
Oğlu hem tepe gibi daha yüksek hem de duyum açısından yakın bir yerde olmalı. Dağlar gibi yüksek dalgaların varlığında böyle bir yer?
Diyelim ki böyle bir yer vardı ve diyelim ki iki insan arasındaki konuşmalara imkan verecek uzaklıktaydı.

Kazın ayağı öyle değil

Hz. Nuh diyor ki: Oğlum gemiye bin. İyi ama gemi hareket etmiş, dalgalar dağlar gibi. Oğlu istese bile gemiye nasıl binecek? Koskoca Hz. Nuh, yeryüzünün gördüğü geçirdiği en büyük tufanına dayanıklı gemi projesi yapıp inşa edecek (hem de o zamanın olmayan teknolojisi ve imkanlarıyla) kadar aklı başında bir peygamber böyle bir teklifi nasıl yapabilir? Hadi o duygusal olarak teklif etti diyelim. Ya oğlunun verdiği: Gelmiyorum, ben kaçar kurtulurum cevabı? En azından “artık çok geç istesem de gelemem” falan diyebilecekken, ama öyle demiyor. Demek ki oğlunun öyle bir durumda gemiye katılma olasılığı vardı.

Acaba var mıydı?

Olasılık 1: Olabilir.
Olasılık 2: Kur’an ayeti mantıksızdır, yanlıştır.

Sümer tabletleri

Sümerlilerce yazılan Gılgamış Destanı’nında Tufan hakkında çok ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Destan ile Tevrat arasındaki paralellik ve benzerlik, çok açıktır. Tevrat’ta anlatılan Tufan destandakinin adeta bir kopyasıdır. Sadece adlar farklıdır.

Sümer tabletlerinde başka şeyler de vardır. Örneğin en ince detaylarıyla uzaylıların Dünya’ya gelişi, geliş sebebi, gelirken geçtiği gezegenlerin detaylı bilgileri gibi konular. Dünyalı Sümer halkı onlara Tanrılar der, onlar için çalışır, kutsar ve bu durumu yadırgamaz: “Nibiru’dan yola çıkıp yedinci gezegene dek çok tehlikeli bir yolculuk yaptık. Başarıyla indik Dünya’ya; çok iyi şeyler başardık, bir ordugah kurduk. Bu gün dinlenme günü olsun…Bundan böyle burası uzaklardaki yuva anlamına Eridu adıyla biline. Sözümüzü tutalım, Eridu’lu Alalu’yu komutan ilan edelim. Toplanan kahramanlar hep birlikte bağrışıp onayladılar….Akşam oldu, sabah oldu ve Dünya’daki yedinci gün oldu.”

Nibiru denilen gezegende yaşayan halkın, iklimin bozulması sonucu, atmosferi düzeltmek için araştırmalara girmesi, asteroid kuşağı ötesinde, Dünya’nın da bulunduğu gezegenlerde, atmosferi düzeltmek için gerekli olan altının bulunduğunun keşfedilmesi, bu arada da yaşadıkları iktidar savaşları anlatılır.

Tevrat’ta ayrıca peygamber Hezekiel ve başkaları tarafından dünya dışı yaratıkların gökten korkunç gürültülerle ve dumanlar saçarak indiği, Bölüm 19’da Sodom ve Gomorra’nın dünya dışı varlıklarca nükleer benzeri bir bombayla yok edildiği anlatılır. Bunlar günümüzde bile var olmayan ileri  teknolojiler. Nuh’un gemisi de öyle ileri teknoloji ürünü olabilir. Cep telefonu zaten günümüzde var olan teknoloji.

Kur’an ayetinin yanlış ve mantıksız olduğunu düşünmüş olanlar bence bir daha düşünmeli.


Kaynaklar

 

Nuh’un Gemisi’nin  Çözülemeyen Esrarı, Tarık Dursun K. 1988, http://antrak.org.tr/gazete/111999/agridagi1.htm

 

The Explorers of Ararat: And the Search for Naoh’s Ark http://www.noahsarksearch.com/index.htm

 

Prof. Süleyman Ateş Ağrı mı Cudi mi? Gazete Vatan,03.05.2010 http://www.gazetevatan.com/suleyman-ates-303403-yazar-yazisi-agri-mi-cudi-mi-/

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=3141

 

Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime, Türkler’in Soy Kütüğü, Tercüman 1001 Temel Eser.

 

Tanrıların Arabaları. Erich von Daniken. Varlık Yayınları. İstanbul.

 

Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, Yeni Boyut, İstanbul 1997.

 

Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Yeni Boyut, İstanbul 1997.

 

Gılgamış Destanı’nda Tufan. Evren ve İnsan. 29 Mayıs 2011. https://insanveevren.wordpress.com/2011/05/29/gilgamis-destaninda-tufan/

 

Nuh Peygamber’in türbesi-5. Özkan Altıntaş. Türkiye Turizm  11.6.2015. http://www.turkiyeturizm.com/news_print.php?id=27886

 

Mifoloji baxımdan Ağrı Dağı və Gəmiqaya. TURGUT ÖCAL. Iğdır Üniversitesi Türk Dili Emekli Öğretim Görevlisi http://www.qedim.nakhchivan.az/index.php?option=com_content&view=article&id=104:turgut-oecal-mifoloji-baxmdan-ar-da-v-gmiqaya&catid=44:simpozium-mqallr&Itemid=80

 

Nahçivan’da Nevruz Geleneklerinin Dünü Ve Bugünü. Asker Kadimov.Doç. Dr., Nahçıvan Devlet Üniversitesi Edebiyat Bölümü Öğretim Üyesi, Türkiye Türkçesine Aktaran: Mustafa Kalkan. Niğde Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi. https://www.academia.edu/9887901/Azerbaycanda_Nevruz_II

 

Gılgameş’te Nuh Tufanı. Bülent Pakman. Nisan 2016. https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/eski-turk-devletleri-turk-yurtlari-turk-topluluklari/on-turkler/nuhun-gemisi-nerede/gilgamestufan/

 

Türklerin başlangıcı. Bülent Pakman http://wp.me/PAexV-4ye

 

BÜLENT PAKMAN. Nisan 2016. Ekleme Kasım 2019.  Güncelleme Eylül 2022. İzin alınmadan ve aktif link verilmeden alıntı yapılamaz.


Şahdağ Azerbaycan 2013
Bülent Pakman kimdir?